28 Aralık 2012 Cuma

şiyir

aralıkınyirmisekizi2012

sözler, kalabalık bir istasyon,
dağılıyorlar dört bir yana
büyük bir hızla.
kimisi yorgun,
kimisi aşk dolu,
kimisi soğuk bir gerçeklikle
geçer gider,
arkasına başkalarını takarken.

bazı sözleri beklerken
geçen ömürler;
iki göz iki çeşme
hıçkırıklarda anıları biriktiriyor
üzüntüler.

tüm sözleri tüketen hareketler var.
insan hareketleri.
en güzel sözlerin açıklayamadığı,
en doğru sözlerle bile affedilmeyen,
ağırlığı yapanın omuzlarında yaşayan
bambaşka krallıklar.

bir şehri, sözlerle kuramazsın yeniden.
bir kalbi onarmaz, hiçbir söz.
belki affedilmeyenin sözü,
ancak göğsünden kalbini çıkarıp
eline tutuşturduğunda dinlenir;
belki de o zaman dahi dinlenmez.

gördüğün derinin altında
yaraları var hareketlerin.
sözlerle örttüğüm, saklı yaralar;
benden gayrı yaşar,
etrafımı saran her buludun nedeni.

yarım kalıyor sözler, artık,
ulaşmıyor - gidemiyorlar
çünkü bildiğim her yerde
diktiğim yalanlar var.

bir ateş yanıyor derimin altında,
yağmurun söndüremediği;
her şey temizlenecek,
ateş, her şeyi eşitleyecek
ve sözler, bir kez daha 

24 Aralık 2012 Pazartesi

ufak çapta bir masal

aralıkınyirmidördü2012

yalın, girmek istiyorum dünyana
ari gelmek istiyorum;
yokluktan adımımı atarak
sessizce, usul usul.
öyle ki,
görmeyesin saklayamadığım yüzümü
bilmeyesin kanına karıştığımı.

öyle bir gelmek ki bu bahsettiğim;
dönüşü, yolu yordamı olmayan,
sırtındaki yağmur bulutlarını
başka mevsimlere emanet ederek çıkılan,
geri dönüşü olmayan
bir göç gibi;
korkusuz, fakat tedirgin.

bana bulaştığın gibi
bulaşacağım sana;
sözler, gülümsemeler,
çocuk gibi hissetmelerin arasından
güçlü ama narin bir dokunuşla.
bileceksin, senin için geldiğimi,
ezelden beridir gölgende saklandığımı.

karanlık uykumdan uyanıp,
geleceğim dünyana
ve öyle bir yol geçmiş olacağım ki,
göğsümde uyurken dinleyeceğin
çok masal olacak seni anlattığım.




21 Aralık 2012 Cuma

ödeşmek

aralıkınyirmibiri2012

yürüyor cebinde taşlar.
utancının sıkışmış halleri,
kırdığı kalplerden kalan anılar.
cevaplanamayan nedenler,
itiraf beklentileri.

yoktu işin kötüsü,
bir açıklama, bir söylev,
bir özür ya da aydınlanma.
bir karabasandan uyandı adam
ve yıkarak yürüdü bir şehri.

yıkıntının kalbinde durduğunda,
pişmandı ellerine bulaşmış pervasızlıktan.

deniz onu çağırıyor,
sesini yenecek dalgalar,
sakince yolu gösteriyor.

şu belki ağırlığını alır taşların diye
yavaşça süzülüyor adam;
bir nevi korkusuzluk, kendini bilmezlik içinde
deniz söküp alıyor ayaklarını.

ödeşmekten bahsediyorlar o giderken,
eşitlenmekten.
bazıları sadece ölümle sağlar zaten adaleti.


17 Aralık 2012 Pazartesi

yürüyeydik, iyiydi.

aralıkınonyedisi2012

içinde ben olunca
pek bi çapık oluyoruz be sevgili,
çünkü sevmiyorum seni,
diğer şeyleri sevmediğim gibi.

neden öyle, neden bir ağaç
senden daha güzel;
neden bildiğim anılar bile
bal kadar tatlı değil, bilmiyorum.

içinde sen olunca
pek bi marazi oluyordu zaten.
sürekli yükselen sonra da çöken
dağlar gibi tanrıya yaklaşıp yaklaşıp
kayboluyoruz.

bizdeki seni def etsek de mi yürüsek
yoksa beni mi def etsek de mi yürüsek?

yürüyeydik, iyiydi.

haydi haydi

aralıkınonyedisi2012

nereye gidersin ne hayal edersin
gizli uykunu nerelere saklar gezersin
bir kraliçe olacakken neden çamura batar eteklerin
gözlerini çapaklara açarken her sabah?

belki mesele rüya görmek,
rüyaların içinden geçmek
ve küçük çocukların taşıdığı büyük kayıklarla
büyüyüp küçülmektir.

yeniden anlayacaksın o tavşan deliği
alice'inki değil,
yollandığın her yolculukta
senin yumurta adamların ve iskambil orduların olacak;
bu kerre daha tehditkar, daha acımasız.

oysa geçtiğin karanlık orman
ve onun küçük yerleşimcileri
minicik bir cennet sunuyor sana göremediğin.

nedir gezmek merakı,
ciğerlere dolan duman
ve aldatma dolu eğlenceler?

ben hiç küçük bir çocuk olmadım ki diyor hayat;
bir saplantı halinde yaşamak özgürlüğü
ne kadar anlamsız aslında.

15 Aralık 2012 Cumartesi

kayıp çocuklar için

aralıkınonbeşi2012

senin için yıkılan tüm şehirler,
kurşun lekesi işlemiş tüm duvarlar,
eli, ayağı, gözü olmayan tüm çocuklar.

senin için dikilmiş tüm minareler,
ıssızlığı yararak gelen çan sesleri,
eğilip bükülen, huzurunda titreyenler.

eğer bir adım atıp kaybolacaksak
ve ateşböceği kadar kalacaksa izimiz gökte,
ya da bir çiçek gibi yükselip
boyun bükerek yaslanacaksak sonunda karnına;
şimdi al beni yanına, uzağına, hapsine.
burada vahşetle terbiye ettiğin, yeter,
biraz eksik biraz fazla sevgiye köle ettiğin, yeter.

yurdundan koparılmış bir kamışın sesi gibi
içine can üflediğin şu çocuklar;
kırgın, yaslı ve dertli.
bırak, üzülmekten unutmasın insanı,
kırılmasın bu ölümlü oyunda,
uyansın tüm çocuklar bu ölümlü uykudan.
bırak kayboldukları yerde
adının bu dünyadaki savaşından.

13 Aralık 2012 Perşembe

başlıksız 1.

aralıkınonüçü2012

güneş yağsın mezarına,
tek tek düşüversin yıldızlar.
sana gelirken yaşlansın tüm çocuklar
ama kimse dokunmasın taşına.
kimse dokunmasın adın yazan taşına benden başka.

kimse sarıp sarmalamasın seni
yaşlı annemizden başka,
eller alacağına, geri dön
devler ülkesindeki yatağına.

anlatmasınlar seni bana,
anıları olmasın kimsenin,
eskisin tamamı, kaybolsun ışıkta;
okunmasın yazdıkların.
ben kemikli parmaklarının izini taşırım elimde.

öyle şeyler ki uğraştıklarım
dünyanın kirletemediği kalbin almaz,
geçer gider içinden baktıklarım
dokunamaz sana.

şimdi omzumda yaşlanan
öyle bir kuş yükselmiş ki kalbinden
ellerimden utanır oldum,
çirkinliğimden utanır oldum
onun gölgesinde.

senin yerin allahnın yanı,
ama kıyıp bırakamazsın üç maymununu.
kimse kimseyi sevgiden başka şeyle boğmaz bizde,
sıcağını kimse bırakıp gitmez başka cennete.
ne önemi var nerede olduğumuzun, değil mi?

12 Aralık 2012 Çarşamba

yürüyen evler

aralıkınonikisi2012

huzursuz bir sabaha uyandık,
ters gitti ayaklarımız
bir gürültü eşliğinde ağlaştık
tutunacak bir yer,
rüzgardan korunacak bir ev aradı gözlerimiz.

insanlık yaşlandıkça öğrendi
kök salmayı toprağa,
bağlanmayı onun olana;
bir canavar gibi yerleşti içine
sabitlik, tutarlılık ve düzen.

oysa hep yürüyeceğiz
bir kervanın peşinden
ve sevdiğimiz çiçekleri koparıp
ancak vücudumuza ekecektik.
tek ev, göç olacaktı;
babalarımızın görecek çok memleketi vardı.

şimdi o kadar uzak ki yürümek
yer yön bilmeden;
rüzgar kazanıyor,
saklanıyoruz beton duvarlar ardına,
sıklıkla üşüyoruz.

gel,
yol arkadaşım ol;
bildiğimiz yollardan değil,
kaybolacağımız yollardan gidelim.
herkesin evi oturuyor,
bizimki hep yürüsün
durmayalım artık buralarda.

11 Aralık 2012 Salı

ne yapmalı kendine?

aralıkınonbiri2012

seçimler bir duvar,
içinden geçmeye çalıştığı.
bir his, bir fikir,
gördüğün, hissettiğin dünyada doğduğunda
eller, yumruklar yıkamıyor;
ufacık bir delik dahi açamıyor
kendi içine.

oysa eriyor insanın hisleri
yumuşacık aslında tercihleri;
eğilip bükülebilen,
parçalanıp damlacıklar halinde
içine tutunan
küçük çocuklar gibi
sınırsız özgür, sınırsız masum.

'neden benden doğan,
benim hayat verdiğim bir şey
benden kararlı oluyor günü geldiğinde' diyor adam
ve çöküyor
kurduğu duvarın hemen önüne.

dışında olmak mı kötü tercihlerin
yoksa kendini dışında tutmak mı
daha ilk yaratıldıkları anla?
bilmiyorum, bilememiştim de hiç zaten;
merak etmiştim, ama öğrenememiştim.

beni aç, beni iç, tüket ve kurtul benden.
kolay.
ya ben ne yapayım kendimle?

9 Aralık 2012 Pazar

uyanılacak uyku - hayat

aralıkındokuzu2012

sevdiğin kadını başkası öpmüş diye kıskanır
giderse bir gün başkası öper diye korkarsın.
sonra bir gün gelir, ne sevdiğin kadın kalır
ne de ona sarılanların hesabı.
o yürür koca şehrin sokaklarında
eli başkasının elinde;
sense izlersin geçmişten bir yere saklanmış
nasıl unutur senin sıcaklığını diye.

devinmeyeydi iyiydi dersin hayat.
yeniden tutacağın bir elin hovarda fikri yerleşmeden zihnine,
geleceksiz bir koşuya başlarsın.
hiç beklemediğin bir gece
bir rüya hatırlatır
bir zamanlar sevdiğin kadının ufacık elini;
onu şimdi tutan bir adam olduğunu,
belki senin olması gereken bir kızı olduğunu.

sen doğru rahmi bulup
yeniden doğana kadar
dünya yaşlanır, sen de onunla.
bir fırtınaya kapılır
süpürürsün güzellikleri
elinde yarım kalmış sevgin,
başkasını seven kadının
ve ağzında kötü bir tatla.

ne zaman geçecek sevmiş olmanın çilesi
diye düşünürken bir bakmışsın
geçen sadece sensin;
içinde bir an durup devam eden her şey yolunda,
bir sen yolunu şaşmışsın.

diril olduğun gibi, yeniden doğma, hayat.
yattığın soğuk yataktan kalk
ve yürü benimle.

6 Aralık 2012 Perşembe

içimdeki deniz

aralıkınaltısı2012

içindeki deniz seni boğana dek yüzeceksin.

zaman gelecek, denizi evcilleştirene kadar
etrafına şehirler çekecek, acıyı öğreteceksin ona.
hoyratlığından sıyrılmayı öğrenecek zamanla.

acı, bırakacak acı olmayı.
içindeki göllerde
koşarken sığ sözler;
bir gün anlar insan
içinde bir deniz varsa şayet;
dışarıdaki dünyadan kaçarken
kana kana içilmez
hissedilen dünya.

fakat bir deniz ortasında
gönlünde çöl susuzluğu
onurlu bir acıdan ibaret değildir.
acı öğrenmektir,
acı tatlıdır.

bir gün gözlerinden süzüleceğim insanların
ve göreceğim gördüklerini en karanlıkta.
en küçüklerin rüyalarını kemiren öcüleri kovalayacağım.

tam olacak o gün bir kez daha ben,
tam olacağım, bu eksiklikten arınmış,
acıdan arınmış bir ermiş gibi
yemyeşil bir yatakta çiçekler açacağım.

içimdeki deniz, ben ve dünya,
sonunda tek olacağız.

29 Kasım 2012 Perşembe

gölgeler ormanı

kasımınyirmidokuzu2012

bir şey anlatacaktım sana
kelimeler düğümlenmeseydi,
sesimi yutmasaydım.

diyeceğim bir şey yoktu,
ama konuşacaktım;
nasılsa sözler yolunu bulur,
nasılsa sözler birbirini kovalar;
severler beni diye.

sonra bir şey oldu,
gün döndü, dünya biter gibi eğrildi;
sen dinlemez, ben konuşamaz oldum.
sessizce ellerimizi tutarken
fark ettik ki,
sözlerdi bizi bağlayan.

soğuk bir memlekette
başkalarının sözleri vahiy oldu,
başkalarının renklerine buladın beni.

parkta ıslak bir banka çöktüm
şarkı söylemek için;
içinde tüm kırıklarımla
ve kırdıklarımı buluşturacağım,
kabul ettiğim tüm özürler ile
dilediğim tüm özürleri birbirine vurup parçalayacak
o sözleri aradım durdum.

utanca bulanmış pişmanlıklarla
pişman eden pişmanlıkların mezarı oldu kalp;
sesim düştü, midemde bir yankı oldu,
kırgın gözleri sevdiğim çocukların
rüyalarıma yerleşti.
mağdurdan faile dönerken ben,
kalp kendine mahkum oldu.

sen yürüdün,
bense pişman olmadığım gölgeni
başucumda bir ağaç yaptım.
şimdi susuyorum,
sessizlik unutturana kadar sesimi
kırdıklarımdan kaçıyorum
odama yerleşen gölgeler ormanına.

sırtımızda adını bilmediğimiz suçlarla
doğduk;
yeniden doğacağız
adını hiç bilmediğimiz cezalarla,
yeni gölgeler ormanlarında
hep gölgeler ormanlarında.

26 Kasım 2012 Pazartesi

leap of fate'in türkçesi'nin şiiri

kasımınyirmialtısı2012

güneş yağacak üzerimize
ve seni hatırlayacağım
soğuk bir günde
yataktan çıkmamak için debelenişinle.

şehirler kadar cesur olmalı
o şehrin insanları da.
bir salgın esnekliğinde
herkese karışıp
hiçbir yere ait olmadan yaşamalı;
aynaya baktığında
zihne saplanan bir ağrı gibi
keskin, yürümeli herkes.

yağan ay da güneştir esasen,
bir insanda ölmek de ölümdür;
naif bir ağaç gibi eğilmek
rüzgarda örselenmiş bir yaprak gibi,
sona gelince bile
sonu düşünmeden savrulmak
ya da adem ile havva gibi
hiçbir hissin cevabı olmaksızın
bir adım atmak.

bazen hayat, yüreğine sarılıp
bir adım atabilecekken
o adımı atmamaktır.
adımı atabilenleri görmeksizin
onlarla hiç konuşmaksızın,
atamadığından değil
atmadığından
yerinde durmaktır.

bugün herkes savrulmak iyidir dediği için savrulmaktansa
savrulmamak,
savrulanların gelecekteki gözlerini
bir uçurumun kenarında beklemekten
kötü olmayabilir de zaten.

o zaman ya dikileceksin bir ağaç gibi
dünyanın kalp atışlarının kalbinde
ya da uçacaksın aynı kalbin rüzgarında.

seçim senin, eğer seçebileceksen.


23 Kasım 2012 Cuma

utanç şiiri

kasımınyirmiüçü2012

gerçek yüzünü çıkar sakladığın yerden artık.
hayatın gecesi sıyrılsın sırtındaki cübbeden.
ne için varız, kalp kırmaktan başka?

harcamak üzerinden yükseliyor
insanlığın ayı,
zihne saplanan bir ağrı gibi
gözlerimden akıyor içimdeki utanç;
gülümsüyorum ama kahkaha atamıyorum.
gülümsüyoruz ama kahkaha atamıyoruz.

sakla gerçek yüzün her ne ise,
bırak biraz yalnız kalsın günün, insanların.

zayıf ve güçsüz bir ışık artık bizi ısıtan.
karanlık basmadan bulayım istiyorum limanı,
çok gece yönsüz kaldım, çok gece ışıksızdı yıldızlar;
ya da fazla parlaktı içinde yüzdüğüm şehrin ışıkları.

harcayarak büyüyorsun.
başka birinin acımasız hikayesini tüketirken,
içindeki utançtan yeşerip
ona gömülürken, yaşlanıyorsun, yavaşça.

bir gün gerçekten özür dileyecekken
fark edeceksin ki,
ya sen yoksun artık kırdığın yerlerde
ya da kırdığın yerler üzerinde
yeni şehirler kurulmuş;
plastik bir gökkubbe altında
çocuklar doğmuş.

bugün başlayacaksan başla,
ya da başlamak hakkında maval okuma.

15 Kasım 2012 Perşembe

biraz öyle biraz böyle şiir

kasımınonbeşi2012

dışarıda, bildiğimiz tüm dışarılar;
içeride çocuklar
hasta yataklarında sessizce uyuyorlar.

'biraz az, biraz fazladan daha kötü değil' diyor
onları görenler.

içeride, bildiğimiz her şey;
düşmanca bir sessizliği yararak geliyor
huzurun gürültüsü.

'biraz ses, biraz sessizlikten kötü değil' diyor
onları duyanlar.

yukarıda, bildiğimiz her duran yürek;
sırta dokunan soğuk bir el
bu yolun yolcuları için hayat.

'biraz soğuk, biraz sıcaktan daha kötü değil' diyor
harabenin anılarında tüm insanlar.

büyük düşlerle geliyor,
aynı kayıkların eksik zarafetleriyle
süzülüyoruz bu büyük sahnede.
ipler yok bizi taşıyan,
ağlar yok altımıza gerilmiş;
biraz güvende ya da biraz güvensiz
fark etmiyor terk ederken.

6 Kasım 2012 Salı

barış

kasımınaltısı2012

nereye düşersen düş bu dünyada,
gece bitecek dünya bitmedikçe
ve sırtında bir ağrı olarak kalacak
seni düşüren her neyse.

yeniden doğacak tanrılar
yeni çocukların dillerinde.
önce bütün gök onların olacak;
sonra erkek ve kadınların çehresine bürünecek
ve yeniden yükselip
vahiylerle gelecekler.

düştüğün yerde yeterince kalacaksın
ki yürüyesin mitolojiden
ete kemiğe bürünerek yeniden.

'ey insan vahşeti,
ey insan kaybolmuşluğu;
söyle bana niye benim kalbim
yaşamayı seçtiğin yer' diyeceksin,
kovacak gücü bulamadan,
yıkılacaksın yatağına,
mezarın olacak tüm uykular.

öyle bir dinleyeceksin ki
günü gelince rüzgarı,
toprağı ve kuşları;
huzur ayaklanacak içinde önce,
tutacak elini
sen kalkasın diye.

sanacaksın ki
unuttuğun bacakların yürütür seni;
belki sendeki tanrı,
belki tanrıdaki sen
yeniden gözyaşı dökecek
ve uyanacaksın ölümlü uykundan
titrek bir pişmanlıkla.

o gün özgür kalacak kalbin bedeninden
ve sen koşacaksın
dere tepe, kara kış;
özgürlüğün tanrılara ait olduğunu unutarak
huzur içinde, sevgiyle.

o zamana kadar benimle uyuyacaksın kalbim;
beraber öğreneceğiz yeniden,
barışmayı - sevmeyi. 

22 Ekim 2012 Pazartesi

kırılma

ekiminyirmiikisi2012

kalp kırıklığının kokusu,
kalp kırmanın kokusundan daha katlanılabilirmiş aslında.

bir cenaze merasimi gibi
çıplak herkes, arınmış gölgelerden,
ne yaptığını bilmez bir adam peşinde,
hiddetlenmiş.

harcanmış bir dostluk, bir sevgi.
kimin ardından dökülecek gözyaşı?

mesele duymak, bilmek, öğrenmek değildi;
ama yapmaktı.
günaha dokunabilmekti
ve adam dokundu.
hem de en sevgi dolu anda,
en yıkıldığı anda
en yıkıcı günaha elini sürdü.

şimdi kimse bilmek istemiyor
neden ve nasılları; sevip sevmediğini.
aslına bakarsan önemi de yok.
evine taşınmış cehennemi tadınca,
düşünüyorum da;
çok geç zaten artık sevmeler ve özürler için.

ya elini sürmeyecektin sonuçta bu kırılmaya
ya da sürmeyecektin.


20 Ekim 2012 Cumartesi

bitsin işim

ekiminyirmisi2012

baba, ben kaçacağım buralardan.
kalbimi kıran ilk kadının adıyla.
kırdığım kalpleri bırakıp
kaçacağım buralardan,
çünkü nefes alamıyorum
dileyecek özürlerden,
bu yalnızlıktan.

ben sevmenin adını unutunca yaşlanmadım baba,
sevdiğim kadına ve diğer insanlara
bunu anlatamadığımda yaşlandım.
ben yaşlanmadım,
çünkü hep yaşlıydım
sevmenin yükü altında.

bir hayal o kadar ağır,
o kadar isimsiz, yüzsüz ve olmayan
bir ağırlık ki;
altında ezildim,
yok oldum.

nereden başlayacağım baba?
ölmeden ne olur insan?
ya da ölünce ne olur?
ya da biraz erken bitse hikayem,
bitse işim,
kim fark eder yokluğumu?

var mıyım ki ben?
neredeyim?

17 Ekim 2012 Çarşamba

neden çok umut etmeli

ekiminonyedisi2012

çok umut etmek gerekli.
çünkü umut,
çiçeğin poleni
ya da karetta karettanın
yumurtaları gibi;
yüzlerce, binlerce olmalı ki
hayata tutunabilenler olsun.

hayat,
yavruları yutan bir düşman gibi;
bazen rüzgar
bazen kum
bazen başka bir hayvan şeklinde
korkunun kokusunun peşinde.
çok umut etmedikçe
hiçbir şey renklenmiyor,
uçurtmalar yeterince yükselmiyor.

biraz az umut ettiğinde,
hemen tükeniyor olduğun - olacağın;
iş olarak geliyor,
yalnız olduğunu
yalnız öleceğini söyleyen bir ses olarak geliyor,
ya da sadece, geliyor üzerine.

işte bu yüzden umut et,
hayal edemesen bile
umut et ışığı,
bir gülümsemeyi.
yolları yalnız yürürken bile,
kimseye söylemeden
saç kalbini.
sen doğasın, sen cansın.

kimse bilmiyor - hatırlamıyor, ama insan sonsuz.
salt bu yüzden tükeneceğine inanma,
umut et, çok umut et;
'umut ediyorum, öyleyse varım' diye haykır tanrına;
ölümün sevgi dolu dokunuşundan kaçabilecek,
yarın aşık olacak gibi, umut et
ve büyüt mütevazı kalbinde
en güzel çocuğunu.

bu kış ne yapacağız

ekiminonyedisi2012

çocukların sesini dinle,
kuşlara katıl.
o kadar da kötü değil her şey;
sevmediğin ama sevdiğin bir adam alt tarafı
dokunduğun.
gözlerine bakmıyorsun diye çığlıklar atmayacak;
dünyası yıkılacaksa da
içine doğru yıkılacak
ve bilemeyeceksin tam olarak,
küçümseyip geçeceksin.

en umutlu hava
güneşin soğuğun arasından yüzünü gösterdiği hava bence.

soğuk iyidir.
insanlar kapanır kapıların ardına
ve birbirini dinlerler
ısınmak için;
oysa yazın dinleyecek bir şey yoktur pek de.

hareket etmektir yaz,
düşünmekse kış.
bu kış düşünme derim beni;
daha güzel şeyler var.

sen en iyisi
çocukların sesini dinle;
önce kuşların göçüşünü,
sonra da ağaçların hafifçe eğilişini izle.
daha çok yağmur yağacak üzerimize,
arınacağız daha sıcağın izlerinden.

ellerimi susturabilirsem,
ben öyle yapacağım.



16 Ekim 2012 Salı

koş

ekiminonaltısı2012

bir bebeğin umuduyla
uzatıyorum elimi ateşine yeniden.
bir bebeğin korkusuzluğuyla
atılıyorum yoluna.

sevmek var mıdır olur mu zamanla
bilmeden koşuyorum.
aklımda, kalbimde bir söz:
ağaç eğilir ama kırılmaz nasılsa.

geçip gidebilen insan

ekiminonaltısı2012

her şey yansın bu sabah
ve küller arasında uyanalım.
oyun yok, hikaye yok;
bildiğimiz hiçbir şeyin rengi
bildiğimiz gibi kalmasın
ve son kez bakayım
üzgün gözlerine.

yaşamanın ağır bedelini ödemekten
yaşamayı unuttuğumuz günler, mevsim bu.
geçecektir, elbet,
insan, geçip gidebilendir.

yavaşça soğudu hava
ve neşesi terk etti ağaçları.
yeniden doğmaya uyuyan tüm canlıları izledim.
üşüyen şeylerle yanan şeyleri gördüm;
gözlerimi kapadım.

orada, bir yer var
hayalini kurmaktan kendini göremediğimiz;
artık görmeyi dahi umut edemediğimiz.
şimdi unutmak için yüzümüzü çevirirken
tek umudumuz olduğumuz şeye inanıyoruz:

insan, geçip gidebilendir.

geçip gitmemeyi düşünmeden,
yürüyoruz.


15 Ekim 2012 Pazartesi

rüzgarın duyduğu hikayelerden biri


ekiminonbeşi2012

bir adam boşlukta geziyor,
bir adam boşlukta nefes alıyor.
başka bir adam
yabancı bir dilde aşık oluyor,
adına 'amour' diyor güzel sesli kadın.

tüm sesler o kadar uzak
resimler o kadar uçuk ki,
rüzgarın çarptığı her şey gibi
çaresizlik içinde çırpınıyorlar
kendilerini bir arada tutmak için.

hiçbir şey değişmeden eskisi gibi kalamaz,
değişen hiçbir şey eskisi gibi olamaz.

bazen her şeyi çözeceğine inandığın bir hareket,
her şeyin sonunu getiriyor.
bir adam, bir kadın ve paylaşılmış bir umutsuzluk
birbirlerine vakfediyorlar kitlenmişliklerini.
sonra dünya boşluğa düşüyor,
aşkın cenazesinde buluşuyorlar
ve rüzgara söylenmiş sözler gibi
kayboluyor masalın tüm karakterleri.

yürüyorlar, uzaktan süzerek birbirlerini
habersiz kararıyor hava,
kayboluyorlar nedenini bilmeden.

bazı hikayeleri sadece rüzgar duyar.

vazgeçmeler

ekiminonbeşi2012

yüzümü nereye saklasam,
nereye saklansam 
yeterince uzak kalırım tüm insanlardan
ve artık düşünemediğim hikayelerinden?

hangi ormanda kaybolsam
yeterince karışır kanıma hayat,
yeniden doğar ihtimallerim de
korkusuzca yürürüm yalınayak
inşa ettiğimiz bu paslı dünyanın üstünde?

dibe kadar düşmek,
yeniden yükselmek içindir belki gerçekten;
ama ya o çok güvendiği dip,
bir bataklıktan ibaretse;
nefesi tükenirken insan,
biraz şefkat için
başkalarının yataklarında uyur
kendi yatağını ev yapacakken
göçmen bir kuş gibi ararsa kendini;
tutunacak, kolları arasına tüneyecek
bir ağaç bile kalmadıysa,
neden bu kontrolsüz çaba? 

bizim için bir son yok sevgili.
senin bana anlatabileceğin bir masal,
benimse saçlarına dokunabilecek
parmaklarım yok.

belki ölmek dedikleri budur.
kalbine üşüşen duman,
insanla hayat arasındaki sis;
isteksizlik.

merak etmiyorum iyiyi, güzeli 
ve umutların dünyasını.
herkese birer mektup bırakıp
özürlerimi sunarak
gitmek istiyorum.
unutulana kadar,
unutana kadar; 
mahşerde bile 
tanrılara kafa tutarcasına
uyumak istiyorum.



dibe doğru

ekiminonbeşi2012

ölülerinin başına dikilmiş çocuklar,
gidenin yerini gözyaşlarıyla dolduruyorlar.
nerede eksiklik,
orada ciğerler arasına sıkışmış bir kalp var.

bir yerleri terk etmek için,
orayı görmemek yeterli belki de.
içime yerleştirdiğin mutsuzluk
benden çabuk yaşlanıyor güzel göz.
çocuklar doğuyor, aşıklar el ele tutuşuyor,
hepsinden uzak, hepsinden uzak
alıp veriyorum keyifsiz nefesleri.

bugün, artık,
gözlerinden o kadar uzağa yerleşmiş ki kalbim;
kalbim o kadar uzaklaşmış ki bedenimden
sevmek cılızlaşmış, sevmek eskimiş
terk etmiş beni.

kendi cenazemin rüyası,
sırtıma bir dostun eli gibi sıcak dokunan keten,
birbirine dokunamayan eller geçerken içimden
hayat hala mı güzel,
biz hala mı hayatız?

fırtına yaklaştı, fırtına içimden geçiyor artık;
bırak beni enkazıma,
şehirleri ben kırarım;
geçsin sisler mevsimim,
geçsin artık çilesi.

yalnız da sevebilirim.

11 Ekim 2012 Perşembe

bu sevme meseleleri

ekiminonbiri2012

bazen öylesine çöker ki
insanın kendi karanlığı, üstüne,
en yakınındakine sarılmak ister;
oysa çöle en yakın bulutlar bile
aşka gelip ölümcül yolculuğa çıkmaz.

çok kaybeden çok alışır belki.
bilmem nerede durulacağını
bu maskaralıkta;
yürürüm ardımda şehirler, insanlar bırakıp.

bazen kimse dokunmak istemez kabuğuna,
bazen birden fazla el tutar bileklerinden, gidemezsin;
belki her zaman istersin o ele yeniden dokunmayı,
çünkü yaşamaktır dokunmaktır ister istemez.

bazen uzun uzun konuşabileceğin
bir sonbahar günü için,
bir parçasını bırakır gidersin kalbinin;
çünkü bir nefesten fazlasıdır
onun narin sesiyle yayılan nefesi.

uykuyu çalıyorlar senin sesinle,
uykuyu çalıyorlar hayal ettirerek.
çok da bir şey yok aslında,
yerleş kalbime, yerleş kalbime sadece.

2 Ekim 2012 Salı

bir şeyler anlatan şiir

ekiminikisi2012

bir el, diğerini tutarken yalnız hissetmez.
koskocaman, soğuk kayalar da 
içlerini oyan pınarlardan şikayet etmez.
eller ayrıldığında, o dev kaya kırıldığındaysa;
herkes biraz daha yaşlı, 
biraz daha yalnız izler olur çocukları.

bir kuzguni karanlık,
bir baykuşun yuvası
ve hayatı ısıtan güneşi sakladım içime.
gelip geçen dostların tamamının 
şerefine içtim bir kadeh;
sevdiklerimi düşündüm,
çok sevdiklerimi de.
ihanet ettiklerimi unutamadan
yaslandım sırtımı bir soğukluğa;
soğuklar hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmaz zaten.

değer verdiğiniz,
alacak neyim var ki 
veremeyeceklerimden başka
dedim onlara.
en çok sevmek istedim sizi, seni,
o da eksik kaldı, yetmedi gözlerim.

el, diğerini bir kere tutmuşken,
kaya bir kez dokundu mu narin suya;
nasıl bırakır aynı rüyayı görmeyi,
o bıraksa, rüya bırakır mı onu?

gözlerimde birikmiş anılar
düşüyor tek tek
yıldızlar gibi;
başka memleketteki sevgiliden de uzak
yanıbaşımda varlığın.

bir an lazım sevmeye,
bir göz yaşı
ve söz.

verebileceğim her şey burada,
sen, yokluğunu doldurmak için gelmesen de.

1 Ekim 2012 Pazartesi

oyuncu rüzgarla fırtınanın hikayesi

ekiminbiri2012

bir saklanma oyunu
başkasının oyuncağına dönüştüğünde,
ona anlatmak gerekiyor
kuralları sil baştan.

aslında iki resmi var her oyunun.
biri oyuncular,
diğeri oyun.
ama dekorun önünden geçmekle
onu görmek ve duymakla
oyuncu olunmuyor.

sırf korkuyorsun diye
bir hikayenin parçası olamazsın derdi bana
şimdi yaşlı bir adam.
bir güvensizliği üstlenip
pervasızlığına kızmak rüzgarın, seninki.
bir maskenin ardından
yürürken kaybolmak benimki.

hiçbir resmin hapsedebileceği bir sen,
o resmi yapmaya yüreklenecek de bir ben yok.
körelen şeyleri ve düş sisleri arasından
sabırla beklenecek bir şey var;
ama oyuncu rüzgarla fırtına birbirine karıştığında,
fırtına öfkelenip kükredikçe
oyuncu kaçıyor, elinde koruduğu
birkaç parça his ve hafif müzikle.

bir zaman, her zaman olsa,
rüyaları oyuncu görmese
ve onlardan başkaları uyandırmasa,
sıcak ve güzel bir memleket resmi olacaktı belki bizimki,
ismi ya da cisminin önemi olmaksızın, olacaktı sadece.

görmeyeceksen, bakma;
cesaret edemeyeceksen de düşünme derdi geceleri kendine.
görmek kanarken, düşünmenin
bu kadar zorlaştıracağını bilmezdi oyuncu rüzgar.

öğretti ona fırtına.

29 Eylül 2012 Cumartesi

karartı

eylülünyirmisekizi2012

gece böyle bir şey zaten.
aşık olduğun,
zayıf düştüğün;
ne olduğunu tam anlamadığın
ve yeniden doğduğun;
kimisinin uzun uzun
kimisinin kısacık yaşadığı
dokunulmaz bir şey.

ben yürüdüm,
çok uzun zamandır yürüdüğüm bir yolda
ve gecenin köründe
seni hatırladım.
renklere dalmışken hatırladım.

seninle ilgili şeyler de böyle zaten.
ne zaman yoldan çıkacak olsam,
ne zaman yoldan çıkmış olsam;
göğsünde bir hayat,
göğsünde bir dünya.
ellerim yetse,
ellerim yetişse de
benim olsa,
senin olsam.

neredesin şimdi,
hangi geceyi örttün üstüme?

karanlık karanlıktır,
senin ya da benim yok zaten.

24 Eylül 2012 Pazartesi

fırtına karesi

eylülünyirmüüçü2012

bazen fırtına sonrası kalandır sevgi,
bazense fırtınada ilk düşen ağaç.
bir fırtınaya nasıl bakarsan
öyle görürsün saplanmayı
ve yürümeyi.

sevgi sırtındaki yüktür bazen, bir ömür,
bazen sen sevgi olur, başkasının sırtına uyursun.
söylenmez aşıklar, yol güzeldir onlara
ama bazen, öpmeyi, dokunmayı hayal edemediğindir de
elindeki fener, kalbindeki ışık.

sen gelmeden önce
başkasının bıraktığı bir fırtına gibi
öfke içinde, bir ıslıkla savruluyordum, korkusuzca.
bazen sevgi, sabrı tüketmekti o zamanlar,
sadece altı çizili kelimeleri okumaktı bir yazıda;
yalnızca sonbaharı hatırlamaktı.

sonra sen geldin.
her şey güzel olacak sandım
ve sarıldım fikrine.

bir fırtınaya rüzgarı anlatmak nedir?
ayırabilir misin yağmuru
toz ve suyun bıraktığı kokudan?

bazen koşmaktır yürümek, soruları cevapsız bırakarak;
arkada kalmaya, cevapları bilmemeye aldırmamaktır bazen.
bazen cevaptır zaten geride bırakılmak da, anlamaz insan;
sevmeye uyanıp, elini tutacak cesareti bulamamaktır,
cevap vermektense kendi kalbini avucuna tutuşturmaktır yaşamak.

gereğinden çok uzamış bir çift dizeyiz biz.
başlamaktan korkan, bitmekten korkan,
salt yürüyebildiğinden, yürümenin sonsuzluğuna aldanmış iki çocuk.

nerede duracaksak orada anlat bana rüzgarı.
ne daha önce duyulsun hikayem, ne daha sonra.

21 Eylül 2012 Cuma

cehennem kokusu

eylülünyirmibiri2012

cehennem ne kokar?
bence cehennem;
aşıkların el ele tutuşurken savaşı,
belediye otobüsünün terli yorgunluğu,
kağıt kesiği,
politikacıların tükenmek bilmez egosu
ve tanrıların yalnızlığı kokar.

görmediğin bir yeri,
gördüklerinle anlatmak
ancak bir ahmağın tercihi olabilir.
insan, insanın sırtına saplanan şarapnel,
insan kendinin şarlatanı
ve cehennem kimisine sülfür
kimisine diğer insanlar kokacatır.

korku kokan çiçekler yetiştirdim bir ömür.
sevgi de yağmur kadar korku oldu
belki bu yüzden terk edemiyorum artık bahçemi.

17 Eylül 2012 Pazartesi

güzel şey olan hayat

eylülünonyedisi2012

eğer uçacaksan, gökler senin.
hayran gözlerle izleyecek uçurtmalar
ve onları tutan çocuklar.

bir dağ gibi dikileceğim karşına
gözlerimi kırpmadan takip edeceğim
yavaşça savruluşunu;
çünkü hayat güzel,
çünkü hayatı güzel yapan şeyler gittiğinde bile
hayat güzel.

bir nefes daha alabilmek için her şey,
sevmek bile o nefesten.

16 Eylül 2012 Pazar

gece araması

eylülünonaltısı2012

gecenin en güzel yeri burası;
tek başına düşünerek
rakıya konuştuğun,
adama konuştuğun
kadına konuştuğun yer.

söylediğin şey bir söz değil
yatağına uzandığında,
söylediğin şarkı da değil;
nerede arayacaksın hikayeni?

bir ısırıktan akacak
hayatın suyu
ve yüzüne bastıracaksın
yastığını;
boğmak için değil
boğmak için hiç değil.

yürüdüğün yerdim ben,
şimdi üstümden insanlar geçiyor
gürüldeyen arabalarıyla;
seni arıyorum bir mitolojide
nerdesin sevgili,
ben hiç bilmiyorum.

14 Eylül 2012 Cuma

çıkış

eylülünonüçü2012

elinde ne kadar duygu tutarsan
o kadar kaçıracaksın.
sarıp sarmalamak
engel olmaz gideceklere, kalacaklara.

gece sarhoşken de yürür insan
insan sarhoşken de gece.
zaten bundan başka açıklaması olamaz
dünyanın dönmesine.
dünya avucunda döner herkesin,
biraz eksik, biraz fazladan daha iyi değil mi?
çok olmayacaksak, niye olalım?

anlat bana, sen kimsin,
niye böyle gülümsersin;
dinleyesim var heyecanla.
yerinde durmasan da olur, ben dinlerim.

dur bu gece benimle,
kal bu gece;
attım koltuk değneklerimi,
hadi yürüyelim! 

13 Eylül 2012 Perşembe

rüzgarın ruhu

eylülünonüçü2012

ne aradık ne sorduk geçenleri
yavaşça düştü yapraklar
ve yerleşirken yerlerine
biraz masum, biraz hoyrat
izledik her adımını yürüyenlerin.
bizdeki ben, bendeki bize karıştı,
dünya yürüdükçe aradık cenneti.

nasıl bir yolculuk bu çıktığımız?
hangi özrü dileyecek çocuklar
gümüş şehrin ışıkları altında
kime konuştuğu belirsiz bir dilsiz gibi?
ne diyeceğiz birbirimize;
'tek yapabileceğim, kırık kalbini affetmek' mi?

yıllar seni benden aldı
şimdi sevdiğim;
eğer bir şarkı olacaksak
güneşin karanlık tarafı olalım
öyle bir şey varsa yoksa bile
adımız öyle imkansız, öyle güzel olsun.

kendinden uzaklara göm beni,
göreceğim tek gülümseme
ışıkların şehrinde olsun.
gün bugün olsun, sevdiğim gün olsun,
ben bizi taşırım
mezarlıklardan kırlara,
yağmurlardan yeşermelere.

mevsim dönebilir
gel beraber düşelim kalkalım
bu çamurda.
hayat dediğin öyle güzel.

9 Eylül 2012 Pazar

bir gece anısına

eylülündokuzu2012

sırtlandım boşluğumu ve yürüdüm,
mutluluğu şişelediler, gel masaya dediler
bir masaya oturdum.
konuştuk, unuttum, konuştuk;
güleceğiz dediler, dolacak boşluğun,
güldük hep birlikte.

kafamı kaldırdım, yarım gözle baktım dünyaya,
her resim bir ağrının içinden geçerek geldi, utandım.

elinden tuttum boşluğun ve yürüdüm.
sevmeye çabaladım geceyi, ışıkları tüm gülüşmeleri
ama eksikti her şey, eksikti görebildiklerim.

gölgeme sarıldım,
yeni bir şey değil yalnızlık insan için;
yine de her gün
bir hastalığın ilk günü gibi
silbaştan öğrenmek yok mu,
işte odur ağrıyan dizlerin sebebi.

gece dışarı çıktım, gözlerimi kapadım
boşluğun kendisi olana kadar
başkasının boşluğu olmadan,
huzur içinde yattım
en yaşlı annenin soğuk yatağına.

olmadan ölünmüyor, ölmeden olunmuyor.


23 Ağustos 2012 Perşembe

bir yaz günü trajedisi

ağustosunyirmiüçü2012

bir gözü kördü yolcuların
ve kimseye veremedikleri çiçekleri vardı ellerinde.
biraz çingene karanfili, biraz karanfil çingenesi,
hakaret diye söylenen sözlerde yürürlerdi, hiç birine dokunmadan.
belki buselerinden kaçardı herkes ama
dağıtırlardı gülücüklerini yine de.
bir de diğerleri vardı,
romanesk heykellerden fırlamış yolcular;
hangi ele uzanıp hangi çiçeği alacağına karar vermekle meşgul,
gerçeği ile sahtesini ayıramayacak kadar
doğaya dokunamamışlar.

tüm renklerine baktım bildiğim dünyanın
ve gördüm, siyahlı maviyi.
dünyama baktım, tanrılara yalvardım
duraklatmasınlar beni yolumda diye.
yere düşecek çiçekler zaten düşecek,
kalanları yaşatmak için biraz su, biraz toprak lazım bana.

kimi gördü yolcular bunca zaman,
kimi gördüler de, kazar oldular başkalarının mezarlarını?

bir meyvesi olacaktı toprak ve suyun,
umudu olacaktı eşyaların, doğmak için.
ellerinde çiçekler, durmaksızın yürüyen tüm insanlar
tutacaktı çocuklarını kalplerinden daha yakında
ama tek can yetmedi bu kadar çok yaşamaya,
tek gönül yetmedi bu kadar çok sevmeye;
yük ağırlaştı, yol çoraklaştı, insanlar yabanlaştı.

kör doğmuştu tüm aşıklar,
dünyalar birbirlerini göremeden ayrıldı;
tüm çiçekler eridi en yaşlı annenin gösünde
ve izi kaldı ancak plastik çiçeklerin.
gülümsemeler unutuldu, kavuşamamalar ağıt oldu
ve herkes yaşlandı, sevmekten geriye kalanları
anılar halinde saklayarak.

bir yaz günü trajedisi böyle başladı ve bitti.


istanbullu sen

ağustosunyirmiüçü2012

bir sefer seni istanbul'a benzettiğimi söylemiştim.
anlatmıştım, karanlık taraflarınızı
ve her ikinizin içinde kayboluşumu.
hoşuna gitmişti, bu giysiyi giymek,
istanbul gibi kokmak.

herkes, her şey
biraz eksik olduğunda tamamlanıyor.
benim için düşen istanbul,
artık senin için doğuyor.

gidip de mutlu olmak var,
kalıp da mutsuz olmak.
istanbul da senin gibi hala,
elinde taşıdığı çiçekleri
ve sırtındaki anıları
biraz müzik, biraz maceraya değişiveriyor.

tespitleri yapanlar sayısız ayinde yaşarken
istanbul, artık kendiyle dans ediyor.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

gölgeli şiir

ağustosunyirmiikisi2012

bir gün işte otururken
gölgen çöktü ekranına
aklından neler geçtiği belirsiz kutunun
ve karanlığında kendimi gördüm,
çirkinliğine hayran gülümsedim.
yıllar üzerimizden kurutma kağıdı gibi
çekmiş güzel şeyleri, çekiyor da;
bir çiçeğin iki sayfa arasındaki kuruyuşu gibi
yıllara yayılarak mumyalanıyoruz
nefes diye kandırdıklarımızla.

başkasına yazılmış bir şiire bakıyorum,
başkasına adanmış bir çift gözle
yaşlanıyorum şehlalaşarak.
güzel olmadı böyle bu şarkı,
kimse duymasın, kimse görmesin;
sen bilme seni sevdiğimi
ya da bildiğini bilmeyeyim,
yeter ki toprağın bıraktığı çiçekler gibi kalmasın yürek.

geçen gün bir kayanın içinden fışkıran çiçekler gördüm.
geçen günden beri büyüyor aklımda yokluklar
ve küçülüyor tüm güzel şeyler.
nasıl bir ibadet, tanrısından ayrılamazsa,
nasıl bir sunak, adaksız kalamazsa
kendime anlatıyorum bazen
şehirlerin de terk edildiğini,
bazen şehirlerin de gömüldüğünü,
sunakların da mezarlıkları olduğunu.

bazı şeyler, yalnızlık gibi
rakı gibidir,
şişede durduğu gibi durmaz;
rüzgar olur, fırtına olur da
nerden geldiği belirsiz bir tokat gibi
yerleşir insanın içine.

adamlar küçülür, adamlar yaşlanır
geçmişte yaşamaktan.
sen sen ol, alamayacağını isteme,
bırakamayacağını bırakma,
olamayacağını olma.

bedenim tükendi de genç kaldı ruhum diye avunma başkasının gölgesinde.

neden daha iyi bilinmez vol. 1: yerçekimli karanfil

bu bölümümüzde daha iyilere saygı sunuyoruz.
Edip Cansever ile başlasın, 'yerçekimli karanfil' ile.

biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
oysa seninle güzel olmak var
örneğin rakı içiyoruz, içimze bir karanfil düşüyor gibi
bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.
sen o karafile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
o başkası yok mu, bir yanındakine veriyor
derken karanfil elden ele.
görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
bak nasıl, beyaza keser gibsine yedi renk
birleşiyoruz sessizce.

17 Ağustos 2012 Cuma

sorulu şiir

ağustosunonyedisi2012

kaybolmaktan korkmak mı
neden olur kaybolmaya,
yoksa insan bir kez yolunu yitirdiğinde mi
korkmaya başlar kaybolmaktan?

insan, bir yüzü
en somurtkan ve sevimsiz haliyle bile
görmek için ne diye can atar;
nasıl başlar sevmek?

bütün cevapları bildiğini düşündüğünden mi
sevmeye dair soru sormaya başladığında,
böylesine çaresiz hissetmeye başlar insan;
yoksa gerçekten sevmeler, yitmeler ve yeniden sevmeler içinde
çaresiz olduğundan mı gelir bu kaybolma korkusu?

insan, insan içinde erir gider
ve önce damarlarından
her şeyin kaynağına,
sonra da her şeyi planlayana karışır.
kaç yıl gerekir bir savaşı unutmak için,
yahut, kaç savaş daha gerekir
savaştan korkmaksızın yürüyebilmek için?

ben bilemem.
sen de bilemezsen de, şaşırmam.

12 Ağustos 2012 Pazar

sevdiğim şarkı sözleri vol. 1: the lotus eaters

we fall into the spaces blind, the puzzle so unkind
the lotus eaters fly

we watch the random pattern form, insidious and cold
and bloom into the unknown

please God why can't you hear us?
please God why aren't you listening?

we take the hand of fate in vain, and wonder why your will
seems cruel controlled and illogical
do words fall on deaf ears, are we just too small?
please make us understand


please God why can't you hear us?
please God why aren't you listening?
please God why must we fear you?
please God why did you take her away?


please God why can't you hear us?
please God why aren't you listening?
please God why must we fear you?
please God why did you take her away?

are we your children?
are we lost?


- - - - - - - - - - - - - - -
peki neden seviyorum?
çünkü kendisi altını çizdiğim bölümü barındırıyor (çalakalem bir tercüme ile):

beyhude tutuyoruz kaderin elini ve merak ediyoruz 
niyetinin neden acımasız, kontrol altında ve mantıksız göründüğünü
sözler sağır kulaklara mı rastlıyor, bu kadar küçük müyüz?
anlamamızı sağla, lütfen

tanrım lütfen, neden bizi duymuyorsun?
tanrım lütfen, neden dinlemiyorsun?
tanrım lütfen, neden senden korkmalıyız?
tanrım lütfen, neden onu aldın?

d.n. şarkının ve tüm albümün hikayesine de şuradan ulaşmak mümkün:
http://en.wikipedia.org/wiki/Dreaming_Neon_Black

son olarak şarkıyı paylaşalım:
http://www.youtube.com/watch?v=Esj9VuAqZio


10 Ağustos 2012 Cuma

gece kelebeği ve ateş, bir de iz

ağustosunonu2012

aşıktı ateşin pırıltısına,
sarı ve kırmızının elle tutulamaz dansına.
kanatlarını yakacak olur
ama o kaçmazdı.
bilirdi, ateşle oyun olmayacağını,
söylemişti yaşlılar;
fakat o farklıydı:
o ateşin oyunu,
ateş onun oyuncusudu.
kaldı ki oynamak için yaşıyordu,
yaşamak için değil,
görmek için değil,
ateşle dans etmek için.

herkes er ya da geç
yanacağını düşünürken,
dalga geçer gibi herkesle
yaklaşıyordu sıcaklığına.
kısa bir ömrün
en güzel zamanları
oyunlarıyla geçiyordu.

o gün uyandığında
her zamanki gibi hızla
ateşe uçtu;
ama ateş,
geride bıraktığı küller altında kaybolmuş,
sanki sonunda
kendi kendini yakmıştı.

geride kalan izi
şunu söylüyordu:
seni bu şekilde bırakıp
budalaların kralı ilan ediyorum;
benden kurtulabilirsin,
ama izimi daima taşıyacaksın.

hangi izden bahsediyordu ateş
bilmeden geçirdi günlerini;
başka ışıklar da vardı,
yuvarlak ve parlak
ama hiçbiri yeterince sıcak,
yeterince kıvrak değildi.

iz, belki de böyle bir şeydi,
bir söz, bir fikir
ve aklına yerleştiğinde
orayı asla terk etmeyen bir rüya.
bir iz, yerleştiğinde,
başka bir iz yerini alana kadar
terk etmez
ve çoğu zaman bir gece kelebeği için
bir iz, ilk ve son izdir.

bunu anladıktan sonra,
zihnindeki iz, keder olarak yansıdı
kanatlarına
ve o bildik hikayeyi anlattı son günlerine kadar:
"ateşle oyun olmaz"

9 Ağustos 2012 Perşembe

bekleme sanatı

ağustosundokuzu2012

bir şey bekliyorduk,
sen ve ben.
biri miydi, bir şey ya da bir olay mı
hatırlamıyorum.

sonra sen konuşmadan
ayağa kalktın.
susadın sandım
ya da belki bir şey sanmadım bile.
yürümeye başlamadan
bana baktın
ve anladım
beklediğin şeyin geldiğini.

komik, şimdi düşününce.
ben hep, gelecek şeyin
ikimiz için geleceğini düşünür
sabrederdim;
şimdi, beklediğim bu yerde
fark ediyorum ki,
beklemek benimle ilgili.

bir şeye ulaşıp ulaşamamak
bir şey tarafından ulaşılıp ulaşılamamak
mesele değil;
mesele, ulaşana/ulaşılana kadar
geçen süreç derler.
bunu söyleyenler,
buna inananlar
hiç beklemiş midir gerçekten?
gerçekten beklemiş biri
söyleyebilir mi bunu,
tükenen tüm zaman sonunda
o beklenen gelmediğinde
hala bekleyebilir mi onu,
hala bekleyebilir miyim onu?

bir göçebe, sürekli hareket halinde
nasıl tek şeyi bekler?
adı bekleme sanatı olsa gerek.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

uykusunda

ağustosunsekizi2012

uykusunda
her şey daha sakin;
tüm çocuklar da uykuda.
kavga eden çiftler sarılmış,
rüzgarla yapraklar dans ediyor
ve özlenen her şey ve herkes
yavaşça bir araya toplanıyor.

uykusunda
sayısız insan birbirini seviyor;
uyku, insanları evlendiriyor
yeni çocuklara can veriyor.
çünkü onun uykusu
bir polen gibi savruk
bir çiçek gibi polene susamış
ve taptaze bir çiçek gibi
yeni.

uyku, sadece insanı eskitir.

7 Ağustos 2012 Salı

gidemeyen bir şey hakkında

ağustosunyedisi2012

bir insanı geçmişe gömmek, 
onu dualarla uğurmalamak
yaşamanın, keskin dişleri arasında  
mümkün değil belki de.

çok mezarlar açtım içimde
çok kez sardım sarmaladım seni
ve affettim;
güzel kokulara buladım hatıranı,
kendime emanet ettim.

rüyalar, yeni evin,
terk et istiyorum zihnimi
ama terk etme beni.

bir insanı zamandan başka bir diyara
emanet ettiğinde;
bir insanı kendi içine gömüp
yaşayabileceğini düşünecek kadar 
kibre yenildiğinde, 
yaşamaya devam eden tek şey
içindeki göklere dair hikayeler oluyor.

yaşlanmak istemiyorum
kaçırmaktan korkuyorum günlerimi,
korkunun tadından;
ama gideceksen,
gidebileceksen
ya da çoktan gittiysen ben görmeden,
razıyım yaşlı bir adam olmaya.

bir hayali, yeni bir hayalle gömemiyor insan.
içine kaç mezar açarsan aç, 
uyuduğun sürece
yaşayacak bir yer buluyor
sende bıraktığı parçası.

ne yaman şeymiş bu,
varlığı da yokluğu da dağlıyor bir tarafını insanın.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

tatil şiiri

ağustosunbiri2012

boşluğa uzanıp
boşlukta uyanmak;
rüzgarı sırtıma vurup
ışıkla gezmek istiyorum
denizin hemen üstünde.

dinlenmek dedikleri
her ne ise,
onu istiyorum;
uzaktaki sevgili gibi
özlüyorum.

gel dinlence, 
hasret giderelim artık.
çok ayrı kaldık,
sen çok adam ve kadın sevdin yokluğumda
ama gel, 
ben affederim seni.

yeterince sabrettim bence.

31 Temmuz 2012 Salı

yıkım

temmuzunotuzbiri2012

kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığında;
kaybol, yoldan çık
ve yüzünde bir gülümseme ile
ardında bıraktığın yıkıma bak;
hayat hala devam ediyor,
hayat hep devam eder,
sen ona dokunmasan da.

bir erkek, kendi yıkımından
ancak bir kadının yıkımına sığınarak
kaçabilir;
ya yıkımını seçeceksin
ya da içine sığındığın bedeni
terk etmenin hayaliyle yürüyeceksin.

zaten hayat hep böyle devam eder.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

heyhatlı şiir

temmuzunotuzu2012

ben bu kadar özlensem,
bu kadar sevilsem
her nefeste biraz utanır,
her adımda sana yaklaşırdım.
lakin sen olsam
ne ben kadar çok sever
ne yolumda yürürdüm.

bu yüzden kızamam sana,
ben de bilirim 'ben'in ne olduğunu.

heyhat hayat,
heyhat!

29 Temmuz 2012 Pazar

en güzeli düşüncelerin

temmuzunyirmidokuzu2012

saf bir zihinden 
zarif ellere doğru azalmayı
ve bitmeyi görmüş çocuk.
sevmeye doğan,
sevmeye ölen;
düşünden düşmüş bir düşünce ile
özgürlüğün içinden çıkarak
bir kadına ait olmaya adanmak.
bir erkeğin verebileceği buydu;
gurura dair şeylerin en güzeli,
en güzeli düşüncelerin, olmaların.

ölü toprağı

temmuzunyirmidokuzu2012

ışık başka dünyalardan,
başka göklerden gelsin
ve altında kaybolalım baharın.


geçse şu günler,
gelse artık mevsimin;
bir şeyler değişecek 
ve taptaze çocukları gibi
yükseleceğiz topraktan yeni göğe.


bir zaman var 
dayanmak gereken;
bir hayal var
ciğerleri dolduracak
saf inanç halinde.

sensiz, topal, çolak, kör ve sağırken
nasıl bileceğim geldiği,
nasıl sevdirecek çirkin çocuklar kendilerini?

sen gel de,
ben bilmeyeyim;
ya da dokun,
terk etsin ölü toprağı
şu hikayeyi.

başka bir şey istemem zaten.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

bulmalar

temmuzunyirmisekizi2012

bir sesti aradığımız,
bir yön
ve bunu yapabilecek bir kişi.

anlat bana
ve geçir kapından içeri istedim.
saçlarınla sar beni,
sessizlikle ama parlak çağır;
aklını yitir istedim.

bir eli tutmak
bir eli var etmekten
daha zor bazen.

gözlerindeki denizle
çağır beni;
suyun sesi ol,
yeter ki kaybolayım sende.

27 Temmuz 2012 Cuma

görmek

temmuzunyirmiyedisi2012

her şey seni görmek için.

senin bilmediğin, görmediğin
ve hatta duymadığın
dağlar, denizler ve yollar oluyorum.
etrafındaki küçük canlılar,
yatağının altındaki canavar,
aynanın karanlık tarafında yaşıyorum.

beni görmek gibi değil seni görmek,
görmelerin en güzeli.
hatta salt, duru ve sakin güzellik.

seni görmek için her şey.

26 Temmuz 2012 Perşembe

agnus dei

temmuzunyirmibeşi2012

peşinden yürüyoruz,
bazen koşuyoruz
gökteki gölgenin altında,
peşinin neresi olduğunu bilmeden,
anlamadan.

bir tasarım harikası
vicdanlarımızı
ellerimizde renkli balonlar halinde taşıyarak
seni var ediyoruz.

ışık,
ışıktan fazlasıdır
ve renkli balonlar
bir çocuğun rüyasından ibaret değildir bazen;
yüzü olmayan bir hayal,
ortak bir anı
ve koruyucunun bir parçasına dahi
duyulan sevgi.

kör bebekler gibi
tutunmaya çalışıyoruz
yüzünü bilmediğimiz annenin
göğsüne.

azabından korkarak yürüyeceğime,
azabım olur, izlerim sana aşık çocuklarını.
senden gizli, ellerimle büyütür sevgimi,
yalnız gölgende körken
renkli balonlarla yükselir, bulurum seni;
kaybolurum sende.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

sana dair bir şey

temmuzunyirmidördü2012

bugün, hiçbir neden yokken,
seni düşündüm.

bir sürü boşluk fark ettim hikayede
ve şaşırdım;
insan bu kadar çok sevdiği anıları
nasıl bu kadar çabuk yitirir,
anlayamadım.

korktum önce,
sana dair şeyleri unutmaktan;
sonra belki de hatırlamam gereken
tek şeyi anımsadım:
mezarları ölüler kazmaz,
ölüler kendilerini gömemez.

zaman, örtüyor üstünü artık;
bize dair şeylerin gecesi gelmiş
ve sen uyandırmamışsın beni kabustan.

şimdi, artık ne kadar önemi kaldığını bilmeksizin
daha canlı tutuyorum
şarlatan sevgileri
sözler halinde;
belki bir gün
karanlık odandan çıkarsın diye.

24 Temmuz 2012 Salı

Cloudy Now'a saygı kuşağı

Ne güzel şarkısın sen "Cloudy Now".




çağrı

temmuzunyirmiüçü2012


elde edebileceğimiz tek krallık
boşa geçmiş zamanda
harcanmış yüzler ve günahlardan ibaret.
sevgiyi ararken verdiğimiz kurbanlar, 
görece mutluluklar için 
sıralanmış uyurken
hangi barış bu aradığımız?
geç değil mi
tertemiz bir aşık,
şüphesiz bir inanç
ve sonsuz sevgi için?

umutlar kırıldığında,
bir şarkı söyler,
hiçbir şeyin düzelmeyeceğine
bir kez daha inanır o;
görece barış için
biraz daha feda eder kendinden.

boşlukla inşa edilmiş tahtımdayım,
dinle bak, hiçbir şey kalmayacak geriye.
görmeye bakmazsan, görmeyeceksin
ve devam edecek hayatın,
oysa her şey boşluğa doğar,
her fikir, heyecan, sevgi
boşluk kadar dolar.

gülümseyişini görmeye can atacak kadar
hayat var hala dünyamda.
tut elimi, eskimeyen bir inançla;
yürünecek çok yol,
mütevazi rüyaları
anılara çevirecek 
çok zaman var
ikimiz için.

22 Temmuz 2012 Pazar

çıkmayan sözler/bir ihtimal

temmuzunyirmiikisi2012

sana bir şey söyleyecek olduğumda,
hangi söz çıksa ağzımdan
çocukça bir yakarış olacak
diye korkuyorum bazen.

her söz ile
biraz daha kanına karışmanın rüyasından,
bir söz ile
toprağa karışma kabuslarına geçiyorum
seni izlerken.

oysa belki
gözlerindeki cennetin
hizmetkarı olacakken,
düşüyor sözlerim birer birer
korkuyla karanlık savaşımda.

yaşlı bir adamın
şarkısını duyuyorum,
uzun bir yol boyunca
elini tuttuğu kadın hakkındaki;
gözlerim kapalı,
hayalim yaşlanıyor

her şey hala güzel,
sen hala güzelsin.

kapıyı arala ve söndür tüm ışıkları.
dökülsün tüm sözler
serbestçe düşen taşlar
fırtınaya kapılmış yapraklar gibi,
ve bahçe ile melek kavuşsun
bir ihtimal. 

19 Temmuz 2012 Perşembe

boğazkesen

temmuzunondokuzu2012

kendi boğazkesenlerimi andım
boğazkeseni görünce.
bazen yapan,
maruz kalandan mağdurdur ya;
öyle baktı boğazkesen,
suçlayamadım.

böyle bir bakış aradım
kendi boğazkesenlerimden,
göremedim.

suçlamak meziyet değil zaten,
açtım kanatlarımı,
savruldum rüzgarda,
unuttum.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

kıskanç şiir

temmuzunonsekizi2012

bazen su kuşu kıskanır
sırf gök onu sarıp sarmaladığı için
ve bazen kahramanlar masalları kıskanır
çocuklar yalnız onlara dokunduğu için.

bazen, sevgili,
unutuyorum kim olduğunu,
kim olduğumu
ve kıskanıyorum
ayağının altına serilen,
neşe içinde yürüdüğün yolları.

elini kutsal bir kitap gibi tutacakken,
bir başkasının gölgesinde
serbestçe savruluşunu izliyorum saçlarının.

işte o zaman,
gökteki kuş da
mutlu sonlu bir masalın kahramanı da,
eğiliyor mütevazi özlemimin önünde;
sana dair bir hikayesi olan
her küçük varlık
bir parça hüzün olarak
yer ediyor içimde.

sen onları dinledikçe,
sanki ben konuşuyorum;
sen konuştukça,
onlar oluyorum.

hiçbir şeye sahip olmadan
her şeyin ortak olduğu
bir dünya düşünüyorum;
suyun gökten,
kahramanın masaldan
ayrılamadığı.

tek eksik, eksik parçam.

15 Temmuz 2012 Pazar

heyecana çağrı

temmuzunonbeşi2012

bir tutam heyecan,
bir kadeh heyecan;
heyecan tutacaktı bir arada bizi.

hissedemedim.

sözlere hissettiğim heyecan,
neredesin?

14 Temmuz 2012 Cumartesi

eksik şiir

temmuzunondördü2012

bir şeyler eksikti
ama doldurmaya cesaret etmek zordu.
bir şeyler daima eksikti
ve eksik sadece büyüyordu.

bir kalp kaç taşla dolar ki?
bir şişeye kaç fasulye sığar?

içindeki boşluğa sığındı adam
ve burada yalnız kalmayı seçti;
artık dolabilecek kadar küçük değildi eksik.

hem bir insan,
kaç insanla dolar ki?

12 Temmuz 2012 Perşembe

bir kelebek hikayesi

temmuzunonikisi2012

'sakin ol ve devam et' diyorlardı kelebeklere.
uzun bir gök boyunca ağaçlar gezeceklerdi
ve ömür, hızlı biten bir haldi onlar için.

yavaşça süzüldü sürü yeni dünyaya doğru
kutsal alametler gibi
şehirlere kurbanlar bırakarak ilerlediler.

tüm canlılar onları izlerken
kırılgan bir ordu gibi renk taşıdılar
bir avuç dolusu cennet için.

herkes sakindi ve geceler boyunca devam etmişti,
eski tanrılar ve yenilerinin himayesinde
şikayet etmediler yeniden doğmak için bekledikleri yolculuktan

sonsuz yeşile vardıklarında;
her şeyi duyan ve hisseden annelerine hikayelerini anlatıp
huzur içinde en güzel renkleriyle son kez açtılar kanatlarını.

uykuya dalarken, anne şöyle dedi: 'cennet, hayat sayesinde var;
bu yüzden sakin olun ve devam edin meleklerim,
sizden yansıyanlar hayat, bense sizlerin yansımasıyım'.



11 Temmuz 2012 Çarşamba

limon ağacı olmalı şiir

temmuzunonbiri2012

kum tepesinin ardında
denizi ararken
bir rüzgar çağırır
denizden uzaklara iterek onu.

bilir o, çünkü dinlemiştir benden
rüzgarın denizden geldiğini;
fakat hatırlamaz, hikayeyi.
uçan ve üzerine savrulan
her şey gibi
kum da korkutur onu yürürken.

özlerim, bana doğru yürüdüğü günleri,
rüzgarın savurduğu saçları
ikimizi de sarmalarken
sırf oradayım diye gözleri açışını.

kimisi hikaye yazarken
diğerleri onları bekler
ve kimisi bir anı
dondurmak istediğinden
avcı bir kuş gibi pençelerini
her daim biler.

ayaklarımdan bağlanmak istiyorum
rüzgarın savuşturduğu kumun içine
ve sıcaklarda
altında saklanacağın
bir ağaç olarak
sürmek istiyorum hükümdarlığımı.

eski dostum, elinde çiçeğin,
dallarımda seninle alay edercesine açan
limonlarımla;
başka bir erkeğin elini tutmanı izleyeceğim
ve artık denizi görmekten korkmadığın gün
gölgemi bırakıp
düşeceğim.

10 Temmuz 2012 Salı

gitmek için yazı bekleyenler

temmuzunonu2012

birer sıradanlık abidesi olarak
yürüyoruz sokakları.
izlediğimiz resimler,
gördüğümüz kadın ve erkekler
hep birlikte koşuyorlar
betonarme hayatlarında.

isimleri olmayan çocuklar var,
çocukları olmayan isimler;
elimde birkaç kitap,
biraz müzik
ışığa yürümek istiyorum
insanları gördükçe.

hayat yokmuş gibi
konuşacak insanlar vardır elbet;
sanki sadece müzik varmış
sanki hep müzik var olmuş gibi
huzur içinde konuşacak
kadınlar ve erkekler.

eğer bu şehirden
güneye doğru hep yürürsem
tek başıma,
huzura erer miyim ansızın?
denizlerin bitiştiği yerde
huzur var mıdır benim için?

bir insana,
'sen' diye hitap etmeye başladığında
olanca ağırlığıyla çöküyor üstüne
istemediğin bir hayatın kara bulutları.
kimseyi incitmeden
yürüyüp geçmek var içimde.

uzaklar beni çağırıyor.
deniz bile
çirkin oğlunu özlemiş,
gel artık diyor.

tutkuyla akıyor içime rüyalardan
bir babanın çağrısı;
yorgun bir halef gibi
eve dönmek istiyorum artık.

bir hayaletin hayali gibi geçen zaman,
artık kendi celladım yapmadan beni;
denizlerin birleştiği yere gitmek istiyorum.

kimsesiz, yalın, salt ben olarak.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

dirilmek, yeniden doğmak değildir; bu bir diriliş

bir süre önce her şeyi sıfırlayıp yeniden başladım ve herhangi bir şeyi ilk kez öğrenen her canlı gibi düşüp kalktım bir süre. şimdi arkamda bir şeyler bırakarak, anıları nazikçe bir kutuya yerleştirdim ve yeni şeyleri görmek için can atar bir halde yeniden merahaba diyorum her şeye.

fakat bence kişi şunu anlamalıdır: dirilmek, yeniden doğmaktan farklıdır. bir gece önce olanların ağırlığını göğsünden alır uyku, fakat sırtındaki yükü değiştirmez insanın; sıfırlayamadığımız, geri alamadığımız şeylerle yürümeyi kabul etmek dirilişin bir parçası olmadıkça yürüyen insan değil, yol olur. bu yüzden okuyacağınız şeyler yolun methiyesi değil, yaşamanın olmalı burada - en azından öyle bir niyetim var şimdilik.

hikayem bir dirilişle başlasın yeniden; ölmekten değil, dirilememekten korkan bir adamın hikayesi olarak anılsın.

ben, tam olamayan adam; ne tam bir aşık, ne tam bir şair, ne de tam bir avukat olabileceğimin bilincinde, bir kitap kapağı altında sunmanın rüyasını bir kenara bırakıp ortaya döktüğüm iyi ve kötülerimle bir kutunun içinden gözlerimi buradan size dikeceğim.

tüm düşünceler kuş uykusunda gelir; ben de öyle geldim bir yaz gününde, bir öğle vaktinde.

temmuzundördü2012