17 Aralık 2014 Çarşamba

kalacaklara rehber mahiyetinde dersler

aralıkınonyedincigünü2014

bazen hazırsındır gitmeye de
gidecek yol bulamazsın
gitmek istediğin yere.
öyle bir yer var mı, bilmeksizin
gitmek istediğin yeri düşlersin.
ve o kadar yakınlaşır ki
gerçek ile hayal,
anı ile masal,
girdaptan bir sille çıkarır
ancak seni.

elinde, bildiğin
ama gitmek istemediğin yerlerin haritaları,
herkesin, her gün, geçtiği yollardan
hayale, masala varmaya çalışırsın.

çıkmaz yollara bile sokar hayat.
gitme fikrini bile düşündürmeyecek kadar
hasta eder seni yeri gelince.
sense tarihin tekerrürü içinde
sonsuz bir çukurun korkusunda
çarklar arasında
varlık mücadelesine tutunur,
sonra da çemberini daraltacak
tüm eşyalarınla
özgürlüğü oynarsın.

bazen gitmek, en büyük korkundur
lakin yürüdüğün tüm yollar
başka memleketlere çıkıyordur.
anandan ayrılır gibi tırmalar yollar o zaman
oranı buranı da
durduramazsın olanı.

hayal et, çocuk.
belli ki, başka yol yok.
ayakta kalmak için,
cennetini içinde taşı,
senden başka evren yok.

en zengin hayallerleryapamayanlarındır.

10 Aralık 2014 Çarşamba

dilinin ucundaki düşman

aralıkınonu2014

yeterince zordu hayat
ve benim, senin bana ihtiyaç duyduğundan
çok daha fazla ihtiyacım vardı gülümsemene.

ödünç aldığım nefeslerle
başkalarının seyrüseferlerinden
yorgun dönmüştüm yeni kurulan yurduma.
bir yıldız gibi
her an göz kırparcasına atıyordu kalbim
her surat asışında.
oysa her kesik gülümsememde
hazinen vardı, anlatamadığım.

olduğundan zorlaştırırdım sevmeyi
ya da sevilmeyi.
neyi, kimden koruduğumu bilmeksizin
çarpışırdım geceler boyu kendimle.
gerçek düşman içimde değil,
gerçek düşman dışarıda değil.

yeterince zordu hayal kurmak
ve benim, senin benim nefesine duyduğundan
çok daha fazla ihtiyacım vardı nefesine.

düşman dilimin ucunda.

13 Ekim 2014 Pazartesi

kronos'la zeki müren gölgesinde özgürlük yorumu

ekiminonüçü2014

özgürlük, her nefeste
Kronos'un yediği oğullarının anısı gibi
cirit atar karnında.
dalgalar gibi yayılır her zerrene;
bitmek bilmez devamlılığında
günahını kusturur gözlerine.

özgürlük öyle kül tadında,
öyle ağırdır ki,
onu yaşatmak için
kendinden parçalar bırakırsın,
tükenene kadar.
karşılığında ne verdiğini bilmeden
yer açarsın dünyanda onun için.
oysa o,
seni bir arada tutan şeylerin tadını sever.
ilkin dizlerini çözer, düşersin,
sonra doğrulamaz olursun.

kimsenin, senin bile haberin olmaz
ama bazen öyle bir yer doldurur ki özgürlük,
bir yangının külünü yeniden yakıp geçen
sen olursun.

özgürlük, başkalarına çektirmenin izni;
çekenlerinse, giderken sana bıraktıkları miras,
adalettir.

12 Ekim 2014 Pazar

düşmenin doğası üzerine

ekiminonikisi2014

önce bu dünyaya doğru,
sonra bu dünyadan başka dünyalara düştüm.
atalarımın yaprakları savuran düşüşleri gibi,
evrimle açıklanabilirdi düşmenin ilk anları.
fakat sonra, çok sonra,
içimde, uyumayan iblisler
kaldırır oldu uykumda, yürüttüler beni
büyük boşluklar boyunca
ve dışarıda kalınlaştıkça
inceldi içimde sesim.

gördüğüm tüm iyileri sapladım karnıma
belki ilaç olur diye
ama olmadı.
iyiler kırıldı kanımda, eskidiler,
hepsini yıkacak kadar güçlüydü iblislerim.
onları da öldürdüm kendimle.

bunlar hep bir düşün parçaları,
düşmüyorum gerçekten dedikçe
benden kopan parçaların
yerçekimine yenildiğini gördüm,
eksilmenin bayraklarını çektim göğsüme.
bir gün kuş kadar kalacağımı bile bile,
bıraktım kendimi düşüşe.

belki bir düşüşten ibaretti hayat
ve düşerken kimseyi sürüklemeyenler
en onurlu ölüleriydi bu dünyanın.

aynada böyle bir adam yok karşımda.
aynalar yalan söylemez.

6 Ekim 2014 Pazartesi

yürümeli

ekiminaltısı2014

nefesini ayırdım nefesime
ve yürüdüm sırf olduğum yerden ayrılmak için.
geçecek bir gizli geçit
ya da bir köprü yoktu
önümde sürekli değişen yolu kısaltacak.
göğsümde senden habersiz duran nefesin,
benim için geriye kalan
ilk ve son şeydi.

kim bilir kaçıncı yoldu bu bitiremediğim
ama yürüdüm.

23 Eylül 2014 Salı

yeniye doğru

eylülünondokuzu2014

göğsüne yerleşmiş ağrısı
dünyalar ciğerlerinin arasında
ilk kez ayrılıyor gibi süzülüyorlar
iki yana.
ve birbirinden ayrılan kıtalar gibi
yırtık, öyle yavaş,
öyle bir sabırla ilerliyor ki,
ağrısı nesiller sonrasında dahi
göz yaşlarıyla anılacak bir miras oluyor
insan zihninde.

fotoğrafını çekenler
basmaya cesaret edemiyor
tenin yırtığını kağıda
ve korku içinde yakıyorlar tüm delilleri
hiçbir çocuk görmesin diye
büyüklerin acısını.
eller canın boğazında,
bir sıkıntının artçılarını
yerleştiriyor gözlerinin önündeki denize.
görmediğimiz yerlerde çukurları var dünyanın,
hep onlar düştüklerimiz,
anımsadıklarımız.

bir gün bakarsın
kanadını sökmüş götürmüş rüzgar
sen yazın keyfini sürerken;
sürmüş senden geriye kalanı uzaklara.
sonra başka bir gün gelmiş,
uçmanın hayallerini çağıramaz olmuşsun,
kanatların için sırtında yer kalmamış.
artık havaya sarılamayan
bir sürüngen olmuşsun.

o zaman gökten düşenlerin adı,
tükenmişlere döner
ve evrildikleri yerde sürekli yarılanarak
silinirler evlerinden.
çünkü hayat bitenleri ve düşenleri
unutarak yer açar tazeliğe.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

cahil hayali

ağustosunotuzuncugünü2014

gece, sessizce yürürdü benimle.
geride bıraktığım küçük cennet,
aklımda inanca dair sözler,
bir tavşan yuvasında kaybettiğim hayalin özeti.
yaşayabildiklerime inanmaktan başka
hangi güç tutar ayaklarımı bu yolda?

uğruna ölmeler, ölülere aşık küçükler,
henüz bir ömür eskimiş zaferler
ve onun sonsuza dek genç şehitleri,
nasıl gömülsün ki faniliğime,
kaybolsun içimde?

şeytanın peşinde koşar allah'ın askerleri.
her gün biraz daha aç zaferlere,
düşman bellledikleri için her an ecel.
tokluğun çöple ölçüldüğü bir dünyada
fazla eski idi toprakla yaşadığım aşk
ve yorgun düşmemek için 
tüm yapabildiğim sevdiklerime sarılmaktı.

sarıldım güzelliğine verdiklerinin.
sayısız aldığımı listeledim
ve ağır ağır dönen bu dünyaya yük olmaksızın göçmenin hayallerini 
kattım hayallerime;
gerçekleşme ihtimaline karıştırdım kendimi.

bir gece, şehirleri birbirinden ayıran çizgileri geçerken,
aklımdan geçenlere yetişemedi ellerim de,
bu kadarını söyleyebildim 
günlerdir parça parça kulağıma fısıldadıklarının.
yine gel rüyalarıma,
yerle bir et sevmelerdeki cehaletimi.


25 Ağustos 2014 Pazartesi

dünyanın en güzel yeri

ağustosunyirmibeşi2014

dünyanın en güzel yerinden
o kadar uzağa düşmüştük ki.
elimizde tercihler,
seçtiklerimiz ya da sadece başımıza gelenler
isimsiz yükler olarak kambur etmişti bizi.
bizden ibaret, görünmez anıtların altında ezilir gibi,
yüklerimize tapınarak yürür olmuştuk
yakınlaştıkça uzaklaşan
memleket yollarını.

dünyanın en güzel yeri,
şimdi bir çöl ya da bir ölüm sebebi belki de.
yine de,
orası hariç, arda kalan yerlerin yalancı sıcaklığı,
içinde kahrolduğumuz tarihi
ve her gün yeniden keşfettiğimiz mesafelerinden sonra
pekala cennet hala dünyanın en güzel yeri.

gittiği yere cenneti götürenler var,
sırtında başkasının ağırlığına yer olmayan
ve kimseye yük olmayanlar.
ölüm döşeğinde öpüp koklamak istediğin
onların elleri işte.

dünyanın en güzel yeri
onların ev dediği yerlerdir.
ne yalnız, ne de bir tane.

zaten dünyanın en güzel yeri,
hep iki tane değil midir?

15 Ağustos 2014 Cuma

günlük kıyımlar

ağustosunondördü2014

bulutlar yere düşüyordu.

çocuklar altında kalırken;
biz, izleyiciler için
günahlarımızdan başka
sarılacak bir yer bulamamanın
sıkıntıları her yanımızı sarıyordu.
sonra bir menem sıkıntı ile
günahın adı arasında gelip giden sarkaç gibi
iki yandan da yavaş yavaş uzaklaşıyorduk.

bulutlar yeri süpürüyordu
ve biz telefonlar çalmasın,
başkalarının sesi
göğün savaş çığlıklarını bölmesin diye
gömüyorduk vicdanlarımızı
yerin dibine.

bir gece bu hastalık dolu günümüz gecemizden,
vicdanlarımızı kusarak uyansak
ve yüce gönüllerimizi ardımızda bırakıp
samimi ve gerçek bir soğukluğa bürünsek,
olduğumuz gibi olsak
ve kabul etsek olduğumuzu.

belki de tek ihtiyacımız budur.

bir cenaze marşı, bir ölüm;
geriye kalmanın ağırlığında,
geriye ne kadar kalabilinirse kalmak.
sürekli eksilmek, eksilmekten beslenmek,
belki de tek yaptığımız budur.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

eskihisar'a bir nevşehir kurmak

ağustosunaltısı2014

senin yerine şehirler inşa edeceğim.
dünyaları avucumda tutup,
küçük şeyler yetiştireceğim.
yokluğunu ancak milyonlarca küçük şey,
o andan başka ana inanmaksızın yaşayarak doldurabilir.
adımını attığın yerlerden
adımını atacağın yerlere kadar
eksik bırakacağım bildiğin dünyayı da
ancak rüyaların doldurabilecek boşlukları.
kulaklarımda geçmişten bugüne bir müzik,
duymaz oldum çocukların çığlıklarını;
inşa ediyorum evimin arafını
kollarımda yüzyılların yorgunluğu.
şımarık çocuklar gibi ensemde
oturuyor güneşin tüm ağırlığıyla,
ben, aklımda sana dair şeyler,
nereyi boş bırakacağımı bilmeksizin
şehirler kuruyorum, oyunlar yazıyorum
yetiştireceğim küçük şeyler için.
zaman geçiyor, yaşlanmıyorum.
geçecek gibi öte yandan, hep geçer.
geçer umarım da yaşlanırım.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

söz döngüsü

temmuzunonaltısı2014

söz, baba,
dikkat edeceğim yılanın sözlerine,
bir anda yanımda bitişine
ve yanında getirdiği şere.
karanlıklar çökecek,
biz daha yanlız kalacağız
ve içine düştüğümüz çukurda aydınlanacak
cehaletimiz.
damarlarımdan yaşam çekilirken
mirasını anacağım
ve o mirası nasıl reddettiğimi.
son anın hayalleri,
ellerimde küçülecek,
gözlerim kapanırken
zihnim son bir isyanla
akıp çıkacak nefesimle.
hayalinde kaybedeceğim kendimi
adın, sözün,
kalacak benden geriye
belki reddedilecek son bir dua bile.
bir tohum gibi
yeniden düşeceğim anamın kucağına.
yansımam önce kaybolacak,
sonra bambaşka bir yerde parıldayacak.
her doğumumda yeniden
sadık kalacağım tek sözüme:
dikkat edeceğim yılanın sözlerine,
bir anda yanımda bitişine
ve yanında getirdiği şere.


9 Temmuz 2014 Çarşamba

meraklı cehaletle yolculuk

temmuzundokuzu2014

soğuk yatağından kalkarken
büyük boşluklara atılabilecek kadar genç,
başkalarının kalbiyle oynamayacak kadar yaşlıydı
ve nerden baksan
yokluğuna henüz altmış-yetmiş sene vardı.
sonsuza kadar yaşardı ona kalsa
nasılsa başkalarının nefesleri de ömür katardı
yaşamak isteyene.
bazen nereye gittiği belirsiz bir gemiye,
bazen yönsüz bir rüzgara sarılır
kucaklardı baharın serin sıcaklığını.
önemli olan kucaklayacak kolları
ve onları hareket ettirecek
bir umudu olmasıydı.

tek müttefiki
kendinden büyük hayali olduğundan;
her gün, sil baştan,
bir yenidoğanın anasının memesini görmeden bulması kadar çabuk
ölümden kaçar, nefesine sarılırdı.

geriye, en başa dönmek,
sonra ansızın en sona doğru koşuşturmaktı
onun için yaşamak
ve önerilenin aksine
her gün son günü gibi değil,
ilk günü gibi yaşardı.
çünkü hiçbir gün,
ilk gün kadar güzel,
onun kadar sonsuz değildi.

meraklı cehalet, en güzeliydi hislerin
ve dört mevsim, bulunabilecek en korunaklı limandı
dünyanın kiri pasından.
yılmaz bir şekilde her eylül
doğumunu müjdeleyen baharı çağırırdı
kışın kalbine giden yolculuğuna;
oysa onun baharı, her kış, kalbinde
zaten ısıtır, sarar sarmalardı onu.

belki de alışkanlıktan, çağırırdı yine de
beden bürüyemeyen hayalini
bu çıktığı kısacık yolculuğun her dönemecinde.

23 Haziran 2014 Pazartesi

destursuz

haziranınondokuzu2014

kırılmadan beklerdi
kışın geçişini
ve esnekliğin damarlarını
bir kez daha dolduruşunu
kutlardı her baharla.
taze baharın neşesi
yenilenmekten değil
korkunun bir hayal olduğunu
hissedecek kadar çok
doğuma tanık olmaktandı.
'çok'tu onun için bahar,
her şeyin yeniden çok olduğu
ve destursuzca
bulduğu boşlıkları doldurmasıydı.

bahar elini uzattığında,
o el, bildiği tüm ellerden
daha güzeldi
ve hiçbir zaman diliminin
daha fazla eskitemeyeceği kadar
yaşlıydı.

en eskilerin bile hayatta olduğu
bir krallığın soytarılarıyız.
eceline susamaktan
kötü espriler yapıp,
çoğalıyoruz destursuzca.

yeşil el

haziranınyirmiüçü2014

öyle çok can taşırdı ki,
kestiğin yerden yenileri fışkırırdı.
karnına sapladığın bıçağın izi
sadece karnında kalmaz,
üzerine sıçrardı failin.

öyle sakin karşılardı ki
hoyratlığını insanın
korkacak fırsat bırakmazdı
çocukları için.
onun için ölüm
yeni doğumlar için
yer açmaktan ibaretti,
yas tutmaz, gözyaşı dökmezdi.
bir köşesinde sıkıştırırken bile
kendi evinde
üstümüze salabileceği azaptan uzak
sakindi.

öyle bir sükunet ki,
her yeni sefer doğaçlanırdı
ama ben duyardım
elim günaha her değdiğinde:

'er geç kavuşacağız seninle çocuk.
o zaman ilk affını dileyeceksin,
ağzında küllerle'.




13 Haziran 2014 Cuma

bataklığa isim vermek

haziranınonüçü2014

içindeki gökkubeden
bir boşluk seç bana
ve bildiğin en güzel renklerle
şekillendir kendi tapınağını.
bedenin dipsiz bir kuyu gibi
içine çekerken seni,
sana dar gelen
etin tutsaklığını anlat.
sonra hatırla
çarşıdan aldığın o gömleğe
nasıl hoyratça davrandığını
ve zorunda olmasan
bu, sana ölümle yapışmış
bedene neler yapacağından kork.

içindeki daraşmalıktan
bir eser yaratmanın heyecanı mı
bu bataklığın sırrı;
yoksa bataklığın mı
seni bir eser yaratmaya zorlayan?

çıkamadığın
ve yakıp yıkamadığın bir odaya
hapsolmuşsan,
hala yaşadığını göstermek için
iyi kötü fikren çoğalmaktan başka
ne yapabilir ki insan?

beyhude canım, beyhude tüm çabalar.
bir yansımanın yansımasında sönmeye yüz tutmuşken,
ayaklar altındaki güneşin
başının üstündeki ayı aydınlatmasının hayalleri bunlar.

20 Mayıs 2014 Salı

nefs-i inşirâha veda

mayısınbeşi2014

kesilmiş nefesi, yanmış ciğeri,

ne varsa insandan ibaret, onu yitirenler
hesabını tutmuş cansız bedenlerinin;
diğerlerine ali eklenince,
üç yüz bir, üç yüz iki, beş yüz etmişler.

cansız bedeninin

sessiz çaresizliği,
onu ölüme yürütenlerin
vicdanına terk edilmiş zaten çok önce.
hükmü, belki doğmadan verilmiş,
mahkumiyeti ebediyetle kaldırırken
kara perdesini gözünün akından;
onun için söylenen tüm sözler,
ecel terlerinden olma idam halatları 
boyunlarımıza yerleşmiş daha da sıkı.

adın duyulmasın diye sayıyoruz

yokluğunu yorgun adamların,
sen ölürken ciğerin kapkara,
biz vicdanlarımızı defalarca karalara bulayanlar
nefsi inşirâh hayallerinde
boğuyoruz birbirimizi.
hangimiz daha günahkar,
bilmiyorum güzel kardeşim,
lakin, güzel uyu uykunda,
burada aradığımız adalet,
diyarı terk edeli, çok olmuş.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

öyle şeyler

mayisinonu2014

iyi de nerden bileceksin,
ben şimdi nerdeyim,
ne yaparım kalabalıklar içinde.
düşünsene kalabalıklar senleyken manzaradan ibaretken;
şimdi manzaralarda ilham tadıyorum.
öyle tadı yok ki bu cümbüşün,
öyle bir tatsızlık ki bu parfüm,
kendimi sessizliğin evine atmak istiyorum
başkalarının ev dedikleri yerlerden.
sen ne yapıyorsan, yapmaya devam et,
nasılsa zaman geçecek.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

son dem

mayısınbeşi2014

neyi kaybettiğimi düşünüyordum bugüne kadar
ve öyle bir liste oldu ki, başını unuttum neticede;
yoruldum saymaktan.
neyi diye başladığım yol, neler'e dönüştü ansızın.
nereye varacağımı bilmeksizin koşturuşum
ardı ardına sıralanmış gelişigüzel notalar gibi,
keskin geldi, korkuttu.

dünyanın en iyi insanlarını yitirmiş gibi hissettim.
başka dünyalar yoktu yeniden doğacağım
ve şimdiden zaman hızla erir olmuştu.
küçük şeylerdi fark ettiren
daha küçük şeylerin varlığını
ve gözlerim öyle bozulmuştu ki,
koca koca çınarlar
nereye gittiğini bilmeden giden adamlar sanar olmuşum.

insanlar insanlardan sadır olmuş.
hiç olur mu öyle şey?

satın alabilmek, sahip olabilmek yettiğinde
satın alamadığını hatırlıyorsun, çocuk,
ama o an gelene kadar, her şey harcanabilir
her şey sadece o an için var,
bir an sonra tüm dünyan yok olacak olsa
fark etmez.

bir rüyaya atılacak olanın
önce gözlerini kapaması gerekir oysa ki.
uykumdan da aydınlık dünyamdan da vazgeçmem,
uzaklardan bir gitar gürültüsüne takılmış sesler gelmeye devam ettikçe
yaşıyorumdur bir şekilde.
ve yaşadığım sürece, ne kadar düştüğüm
sadece ne kadar yaşadığımı gösterir.

sözlerin bu bağımsızlığı yanıltmasın seni,
bir hapishane mimarının
biçare serzenişleri hep duydukların.
son demlerinde bir kumarbaz,
gerçekten sırtı ilk kez yere gelmek üzere olan
bir ağacın
kendine son güvenişleri.

28 Nisan 2014 Pazartesi

hayır mı şer mi?

nisanınyirmisekizi2014

şerin kökleri öyle derin
ve o kadar sağlanmdı ki,
onu görmezdi gözlerimiz
ya da hep ona bakardık
başka şeyleri izlerken.

hayrın kökleri öyle çok
ve o kadar karmaşıktı ki,
onu görmezdi gözlerimiz
ya da hep ona bakardık
şeri izlerken.

gördüğümüz, baktığımız, izlediğimiz her şey
şer ve hayrın iç içe geçtiği hareketli resimlerden ibaretti.
etrafımızdaki tüm duvarlar, göründüklerinden yüksek,
yollar göründüğünden kısa, tedaviler sonuçsuzdu.
ayrılmıyordu birbirinden bu meretler.

şer vücut bürürken,
hayır bir hayalet gibi gezerdi başının üstünde.
dokunabildiğine uzatırdı insan elini.
ondandı zaten düşkünlüğü şere.

toprağa bas, yalınayak,
damarlarını doldursun şerle hayır.
lazım olur nasılsa ikisi de.

25 Nisan 2014 Cuma

şehirleşme üzerine

nisanınyirmidördü2014

yıkık dökük bir şehre bakıyordum
alabildiğine uzaktan.
bazı insanlar yeniden inşa ediyor,
şehrin ruhuna dokunuyordu
tanıdık bir mizaç görmek için.
çoğu için geçmişin enkazı olan,
şimdilerde parlak camların yüseldiği bu şehir,
pırıltılı süslerle saklamaya çalıştıkları kendileriydi.
ben alışkındım harabelere dönüşmüş memleketleri parıldatmaya çalışanlara
ve karşıydım yıkımı unutturmaya.
yıkılan, benim için hep yıkık kalmalı,
harabe, daima yıkımı hatırlatmalıydı.
insan unutur, şehir hatırlatır.

sonra bir an düşündüm de,
burası benim şehrim değil, bu yıkım benim değil,
az sonra terk edeceğim, kendi harabelerim cebimde,
bu kadar bilmişliğin alemi yok.
herkes kendi ölümünün sahibi neticede.
sadece cenazeleri kaldıranların 
keşke son bir şansı olsa,
ölene nasıl gömülmek istediğini sormak için.
o da olamayan pek çok şeyden biri işte.

18 Nisan 2014 Cuma

eleştirel

nisanınonsekizi2014

neye ihtiyacımız var bilmeksizin
koşuyorduk bir şeylerin peşinde.
elle tutamadığımız her şey yok hükmünde, 
tutabildiklerimiz ise modası geçmiş şeylerdi.
bu kadar düşmüş arzuları da
ayağa kaldırmak için
sevilmek istiyorduk
sevmek bile değil, sadece sevilmek
o da olamıyordu, ne hikmetse.

verebileceği her şeyi
alabilecekleriyle ölçen bir nesiliz biz.
başkalarının nasıl yozlaştığı hakkında konuşmaktan
kendi sıradanlığını görmez olmuş.
biraz verdiğinde dünyaları isteyebilecek kadar şirret,
ölümden alabildiğine korkan.
olmasak da olurdu da işte
bir kere olmuş bulunduk,
geri alması kolay değil.

her şey hakkında biliyoruz
çoğunu yaşamadan.
kırk yılda bir yaşamak isteyen görünce de
korkuyoruz yaşanacaklardan.
tüm hayatı emip şişmanlamaktan
saatlerce koşup oynayabildiğimiz o kısacık zamanı unutur olmuşuz.
şimdi nasılsa her şey ayağımıza geliyor,
gerek yok koşmaya.

böyle aşık olunmaz, diyorum sana,
ne bir amaca, ne bir insana, ne de bir tanrıya.
biliyorum diyorsun, gerçekten biliyor gibi;
sonra uyandığında uykundan
yine canıma kast ediyorsun.
istemenin, olmanın sınırı yok zaten,
sen de haklısın.

12 Nisan 2014 Cumartesi

ışıktaşıyıcı

nisanınonikisi2014

çıkar, çıkar beni içinden,
bırak beni, kendime ait
bir dünya olsun
bu içine sıkıştığım karanlık.
ışıkları ben kurayım,
yazdığım yazılar
yaptığım ayinler beni oluştursun.

devir, devir beni bir uykuya
ağaçların altında,
kaybolmaya yüz tutmuş devasa yüzler arasında
ne anlatacağımı bilmeksizin dolanan ben olayım.

ne fark eder nereden doğduğu güneşin,
bak gözlerim kapalı inşa ediyorum
senin için bu boşluğu,
duvarsız, el değmemiş,
içinde sana dair  hiçbir şey olmayan
bir sınırsızlık abidesi.

bir adalet yerleştiryorum
senin için.
bir habitat var ediyorum,
sadece ışık eksik.
eğer parlamaksa becerin, parla,
ama başkasının ışığını yansıtma bana.

cehaletinle bir olup,
anlatmaya kalkma bana gözlerinin rengini.
ışığın yoksa, sen de yoksun
ben de yokum.
olmam gerekli mi zaten, şüpheliyim.

yaratılmakla başlayan şeyler

nisanınonikisi2014

tüm yaşayanları kapsayan bir havuzda
yaşanmışlıklar ve yaşayanların karıştığı,
gerçeğin gökkubbe karartısında
bir tohum gibi düşüyor acı
yaratının rahmine,
herkes için ortak bir dil,
adının sesleriyle.

bir ordu toplanıyor şimdi.
soğuk, bedene bürünürken
hikayelerini anıyorlar
birbirlerini görmeden.
cehennemi ihtar etmeksizin,
cennete boyun eğmeksizin
yürüyor arafın incecik yolunda
kurşun askerler kadar hareket edebiliyor.

gözleri kör, elleri bağlı,
yürürken kendini inşa eden yolda
uyurgezerler
kendinden başkasını öldürmüyor zaman. 
bir köprü bile inşa edilirken
uyanmıyor dilin, ses bürümüyor boşluğu,
çalışkan bedenler düşüyor bir bir
adını düşünürken.

doğruyu aramışların çığlıkları yükseliyor öteden,
"karanlığı aydınlat, ey efendi,
görmeden bilemeyiz sana geldiğimizi".
oysa kör olmanın ilk çaresizliği geçtiğinde,
artık ayakları kemiren yollar
ve üstünden geçilen kaygan bedenlere
değmez oluyor fikrin.
gökten dökülen tohumlar
bir bir yerleşiyor
anılardan damıtılmış acı.
gelmeyen ilk güne kadar
herkes için ortak bir dille
adını haykırıyor.

uzan onlara, adınla
ve itiraf et itirazlarını
ayrışırken bir bir
ses çıkarma,
seninki yaratmanın
onlarınki yaratılmanın acısında
ezilmekten ibaret.

 

5 Nisan 2014 Cumartesi

Deş geç

nisanınbeşi2014

deş geç içimde sabit ne varsa.
kalbim kırık, memleketime,
anlamaya çalıştığım her şey biraz uzak;
uzaklar kırılgan,
tutunduğumuz zemin kaygan.
durduğum her nereyse,
içimde tuttuğum inançla ölmeden,
deş geç, ne yaptığını bilmezce.
bir deli fırtınanın enkazını
yeniden savur geç.

tüm krallıklar yıkılana kadar,
biraz küçükler, en büyük olana kadar,
ben kendime bir memleket olurken,
sen gel, ister sinsice, ister masum,
deş geç beni, yatır göğsünce bir döşeğe,
ebedi zaferlerim arasından geçerek,
kavuştur beni nihai yenilgime.
 
deliydi desinler, yetmezdi hiçbir düşme,
o bile devrildi, göğsüne fırtınanın değmesiyle.
gelecek, bir an duracak, sonra geçmeyecek zaman,
sessizlikten ders almaya başlarken,
beden bir mozale, kısa ömürlü bir altın kafes düşecek,
rüyalarının sıfırlandığı yere.

deş geç beni ve kutsal saydığım her şeyi.
zaten boğulacağım, gerçeğin nefessizliğinde.
deş geç beni, ben nasılsa affederim.

17 Mart 2014 Pazartesi

ömürlük rüya

martınonyedisi2014

biz yaz günü rüyasına uyanmıştık
herkesle beraber
ve sokaklar tıklım tıklımdı.
kendimizde değildik
ama kendini hatırlayan var mıydı, bilemiyorum.

aklımdan geçenler, aklına bulaşırsa
ne yaparım diye korkarken,
aklından geçenler bulaştı kalbime
ve ne kadar yanlış bulsam da
atamadım senlenmiş kendimi uzaklara,
yürüdüm fikrinle.

sonra sen gittin, ben kaldım,
ya da ben gittim, sen kaldın.
fikrin eksildi zihnimden,
fikrin benim oldu değiştikçe
eskiyen şeyler gibi uzaklaştık sokaklardan, kapandık
herkes için inşa edilmiş cehennemimize.

sonra mevsim döndü, soğuklar geldi
ve yine derin bir uyku yorgunluğu çöktü gözlerimize.
fikirler yatıştı, sevdiklerim, başka diyarlara yollandı
uzaklardan yanar oldum halimize.
yükseklerden düşer gibi yitti heyecan,
kasvet yerleşti yataklarımıza.

hadi, bir şarkı mırıldan kulağıma,
fikrine müsaade etmesem de,
sız tüm hücrelerime,
kendinle değiştir beni
ve çocukların bile öldürüldüğü dünyamdan
kurtar beni kalbimle, özgürlük.
sinsice yerleş, sonra,
haykır varlığını içimizde,
her an, her mevsimde.
birilerinin daha dünyası yıkılmadan,
bul bizi en, en derin inlerimize.


3 Mart 2014 Pazartesi

peçeli bahar şarkısı

martıunüçü2014

peçeni kaldırıp, sana baktığımda,
keşke yakıverseydim peçeni diyorum;
ardından çıkarabilir miydim seni,
açığa çıkar mıydı yüzün öyle, bilmiyorum.
bulurdun yine bir gizem,
ardına yerleşeceğin bir perde.
sen, saklanmak için yaratılmış bir resim,
ben gözlerimin ardına saklanmış bir açlık;
bir ömürlük sürgün, peşinde geliyorum.

yabanı seninle anlatırım
uysalı seninle anlatırım;
gözyaşının adı senden gelir
neşenin adı gibi.

sen kaçarsın şerden,
biz şerin kalbini ararız,
peşinden gelmektense.

peçeni kaldırıp, sana bakabildiğimde,
iyi ki ellerim varmıyor yakmaya peçeni diyorum;
ardından çıkarabileydim seni
saklandığın bulutların,
ya şere dönseydi gözlerin?

sen benim kirli ellerimden uzak,
ancak koştuğun yolda, doğrusun.
ben, hep yolda oluşuna hayran
sana varamayışımla varım.

başka türlüsü mümkün değil,
olamazdı da, bahar şarkısı.

2 Mart 2014 Pazar

buhrevi

martınikisi2014

kendinden aradığı bir parça bulduğunda,
kusursuz, eksiksiz gözükür
evrenin tüm parçaları
ve onu tamamlamak için yaratıldığına inanır insan.
çünkü her şeyin ortasında
öyle ya da böyle bir sen varsın.

ve bazen bu parça
içinde kalan son iyiliğin yansımasıdır,
giderek küçülmüştür o zamanla,
attığın adımlar eşeler dört bir yanını
küçülürken güzel şeyler
yerini doyumsuzluk alır,
para, şehvet, zaman.

oysa derinlerde bir yerde,
insan, yalnızlığı için yaratılmadığını bilir
ve amansızca kaçar bundan;
yüzleri eskitir, kendini eskitir,
eskiyen şeyler arasında kaybolmaya başlar.
kendini kaybedersin ki
devam edebilesin
hoşuna gitmeyen şeylere katlanmaya.

mesela, kim dünyayı değiştirmek için geldiğini bilerek
geçirir ki çocukluğunu?
her çocuk dünyasının sürekli değişimine hapsolmamış mıdır
değiştiği yönden rahatsız olana kadar
ya da geriye dönüp baktığında
geçmişi çok uzak
ve bir sis perdesiyle peçelendiğini anlayana kadar?

elimde değil, o parça göremeyeceğim kadar küçüldü
ve yeniden şekillendiremiyorum,
kömürü elmas yapmak benim işim de değil zaten.
bir sarhoşluk, günübirlik yaşamak,
herkesten uzak, deliliklere maruz kalmadan,
yalınlığı sorgulayarak geçiyor günlerim,
memnun değilim bundan.

sense memleketlerce uzakta,
geriye dönüp baktığımda
en geri dönülmez hatalarımın
bir toplamı, anılarımdan kopuyorsun
kendi hayatının zorluklarına göğüs gererken.

nerdesin, kim o sevdiğin adam, bilmiyorum.
ama sevmenin memleketini sorduğumda
tüm göçmen kuşlar şehrini işaret ediyor.
ben, boğazımdan günah geçmezken sarhoş,
sen, bir cennetin peşinde,
gerçeklerden çok daha güzelsin şimdi.

ve elimde bir kum tanesi,
kendi iyiliğimi kaybetmemeye çalışıyorum.
başka bir hayat gelmiyor aklıma,
yazamıyorum, okuyamıyorum iblisin sözlerini
ama her zamankinden çok endişeyle
yürüyorum, her sabah sokaklarını, tanıştığımız şehrin.

bazen, biraz daha çocuk kalsaydım
seni kaybeder miydim diye düşünüyorum
çünkü bu büyümüş halimin tek yapabildiği
kuramayacağı ev için para biriktirmek galiba
oysa çocukluğumun deliliği affettirebilirdi kendini belki de.

bir duygudan ibaret değil iliklerime işlemiş
bu insanlığın çölü.
çoktan yeşermiş ve zihnimi kaplamış bir his.
bir sarmaşık gibi
dostane bir renge bürümüş kendini,
zehirliyor her gün anılarımı, inancımı.

bir şekilde uzağa yürümek gerek,
belki hiç bilmediğin, daha önce hiç olmadığın bir yere,
korkusuzca.

nasıl olacaksa artık...

27 Şubat 2014 Perşembe

vade retro deus

şubatınyirmiyedisi2014

ve bir an için yitirdi olanı,
umursamadı olacakları,
koparken gümüşi ışıktan
bitmek bilmez karanlığa,
biliyordu bundan sonra
göreceği tek aydınlığın
kendi ışığı kadar olacağını.

bir başkaldırı değildi onunki,
ya da çekememezlik;
doygunluk, yetmezlikti.
iyiden daha iyi
ışıktan daha fazla ışık çıkmazdı.

feda etti kendini iyi için,
tüy gibi süzüldü,
bitmek bilmez bir yolun yolcusu.
geceyi tanıtmak için
olanca gücüyle serildi
tüm güneşlerin üstüne.

'elini attığında, önce beni göreceksin,
kalbini boş bıraktığında beni hissedeceksin.
görebildiğinden emin olmak için kör edeceğim seni
ve yıkmayı öğreteceğim sana.
yok olmak için var olacaksın,
yıkmak için kuracaksın imparatorluğunu'

bitmek bilmeyecek bir yola çıkmadan önce,
arkasını son defa döndü,
'en çok sevilen olmanın ne anlamı var
herkes çok sevilirken?' diye sordu
ve ilk kıvılcımı salıverdi
gümüşi adalete,
tüm düşenleri sardı kanatlarına
ve fısıldadı:
'vade retro, deus'.


23 Şubat 2014 Pazar

geçmiş aşık

şubatınyirmiüçü2014

geçmişten bir nefes çektim ciğerlerime,
fotoğraflardan ibaret, belki de hiç yaşanmamış günler için
mumlar yaktım, dizlerimin üstüne çöktüm.
sen, zamanın seni savurduğundan da güzeldin
bense hep biraz fazla yalnız.
bir fırtına değildi gemimizi batıran
yahut bir yangın, bizi birbirimizden ayıklayan.
yalnızca benim günaha dokunan ellerim
bizi boğazlamaya kalkmıştı.

öyle ki, şimdi aynı fırtına
hala ensemde, beni kolluyor,
ayartmanın peşinde gözlerimi yoldan;
sense çoluk çocuğa karışmış
güzel kaderini ekip biçiyorsun.

zamanın bizim için kanıtladığı tek şey,
yalnızlığa ait olanın, 
yalnızlığı her zaman boynunda 
bir idam haladı gibi taşıdığı
ve taşıyacağından ibaret.

bir ömür boyu birikeceğime 
burada biteyim dedikçe
yolsuz bir nehir gibi koşuyorum
denizin kokusuna doğru.
ama vardığım yer benden küçük nehirler,
korkuyorum, ulaşamamaktan.

bu sahipsizlik öyle yabancı ki
hatırladığım sözlerindeki sıcaklığa,
bazen bir ömürdür yandığımın
ama kül olamadığımın ilanı gibiyken,
hayalsizlik gibi her nefes.

uçurtmalar rüzgara tok, kimse uçmak istemiyor artık.
geçmişe ibadet eder gibi, eksik ve yalnız
dünün sırılsıklam aşık çocukları.

16 Şubat 2014 Pazar

ilk an'lar

şubatınonaltısı2014

söyleyeceklerim bitmemişti ama
sesin de telkin etmiyordu
anlatmam için.
şarkı söylemediğin günler
benim için var mıydı bilmiyorum,
ama bir albümün son şarkısı gibi
ansızın kesilmişti sözlerin.

yapacaklarımın önünü kesiyordu yaptıklarım
ve hiç olmamış muamelesi görüyordu sevmelerimiz.
öyle zamanlardan geçiyorduk ki bazen,
kolektif nobranlığın bir parçası olmak istememek
bir cürüm olmuştu.

tam böyle bir zamandı işte seni özlediğim ilk an.

sonra zamana bıraktık kendimizi,
milyarlarca kum tanesi
beraberce savrulduk
bir hazneden diğerine, uyuyabilmek için.
uyandığımızda, kanımız kirlenmiş,
etrafımızdakilere yabancı,
tükenenden habersiz
tüketiyorduk kendimizi.

böyle çok kaybolduğum bir gündü işte
seni yeniden çok özlediğim ilk an.

bardağın boş kısmı önemsizdi,
fakat o dolu kısım
ve içindeki her bir damla,
o var olanı kaybetme korkusu,
bir ömür sürdürdü, kalanı yitirmenin kabusları.

ya sonra ne oldu?
tutabildik mi bizi ya da etrafımızdaki dünyayı?
bomboş değil mi bizim bardaklar
ya da ufacık bir damlayla mı
giderir olduk bu bir ömürlük susuzluğu?

böyle çok korktuğum bir ömrün bir parçasıydı işte
seni yeniden bize karıştıramayacağımı anladığım ilk an.

27 Ocak 2014 Pazartesi

biri bizi gözetliyor dünya

ocakınyirmiyedisi2014

kameralar gözetlerken severdik ağaçları.
soğukluğumuz baki olsun diye
yalnız geceleri okşardık kedileri.
her gece şehirleri yıkılır,
lanetler okurlardı birbirine insanlar;
sonra bir olup ağlarlardı
yıktıkları şehirler için.
şehriyar dürüsttü en azından,
acımasızdı, olanca gücüyle,
şehrazat'ın ağzından dökülene kadar
ilk masalın ilk sözleri.

şimdi daha gizli sevmelerimiz,
eğer kameralar izin verirse,
daha özel alanlarımız;
ihtiyacımız yok kimseye,
kendimizden başka.
aldanan da aldatan da;
aldanmanın intikamını alan da
aldanının hıncına maruz kalan da
hep biziz, benim, sensin.

bir de tek başına öpebilsen,
şu işteşlikten kurtulsak,
kim tutabilir ki bizi, beni, seni.

ne olur daha fazla çirkinleşme,
ne olur nasıl gözüktüğünü boş ver;
doktorlar, ilaçlar, müdahaleler
dolduramaz artık boşluğunu.
kameralar önünde sev hadi,
fotoğraflar için gez dünyayı;
bak, ama görme, gör ama hissetme.

sonra beraber şikayet ederiz
bizi izleyen kameralardan.

pazar gecesi sineması

ocakınyirmiyedisi2014

bir sabah uyandım,
terk etmiştin evi.
ağzımda yalnızlığın tadı,
aç karnım doymak istemez bir şekilde çırpınırken
yeni hayatım tam karşımdaydı.

önce umursamadım,
ama geriye bırakacak bir kıyafetin,
bir gözlüğün ya da notun olmadığını fark edince
dank etti kafama, elime, ayaklarıma
yokluğunun soğukluğu.

ya da belki de böyle değildi hikaye.

bir sabah uyandım,
sıradan bir gün gibi
özensiz, terk ettim evi.
ölü bir kedi gördüm,
yalnız kaldım bir an vicdanımda
ve işte tam o an fark ettim
seni terk ettiğimi seni sevenlerin ordusuna.

geri istedim sana dair şeylerin bir kısmını,
sensiz olmaz diye düşündüm uzun uzun;
ama bak, yıllar geçmiş üstünden,
o ilk gün gibi,
ben hala bir pazar akşamını sana adamış, geçiriyorum.
hayaletine sarılmış
seni çağırıyor,
arlanmaz bir şekilde,
huzurunda yaşamanın bir yolunu arıyorum.

24 Ocak 2014 Cuma

hicvi

ocakınyirmidördü2014

çağır iblisleri, çağır şeytanları,
kök salsınlar bize,
yıkılmamayı anlatacak bir şarkı söyle,
neredeyse oradan ayrılsın sözleri
biraz fazla için mahkum biraz azlar bizimle.

bırak loş kimin olacaksa olsun,
aydınlık bizim değilse, karanlığı yeğle,
karanlık kök salsın bizde;
sen söyle yine yıkılmamayı anlatan şarkıları.

hiciv bunlar, hep hiciv hayat,
oyuncular değişse de,
sahneler baştan kurulsa da
çok uzaktan bakarken
hacivat, karagöz ve beberuhi'yiz her zaman.

uzatmadan sarılmak lazım
yenidoğan heyecanıyla ne varsa etrafında.


22 Ocak 2014 Çarşamba

tekeffül

ocakınyirmiikisi2014

endişen boşunaydı da
haberin yoktu işte.
bazen üstüne gelen
senden azdı ama
bilmezdin, kör gözlerin bilmezdi.
sen, üstünde yüzyılların ağırlığı,
tüm katil ve maktülle uyurdun da,
her katil kain,
her maktül hevel'di aslında.
baştan başlardı hikaye her seferinde,
ama sen, iğrene iğrene,
yığardın karnına
tüm soğukluğunu her ilk katlin.


20 Ocak 2014 Pazartesi

bir kaygı kaynağı olarak yansıma

ocakınyirmisi2014

bir gölgenin gölgesi üstümüzdeki güneş,
boyunlarımızdan kavramış
başka dünyaların gökleri.
geçmişin ve geleceğin yazdığı
bir defter içinden geçiyor ışık,
biz doğuyoruz,
ödünç harfler gibi, kısacık, harcanabilir.

öyle büyük ki inancımız,
öyle geniş ki varabileceğimiz sonuçlar;
tanrıların parmaklarını görebiliyor,
sözlerini ezberliyor
ışık arıyoruz,
kendi yansımalarımızı göndermek için
başka dünyalara.

titreşimin sesi mi olurmuş?
çığlık çığlığayız oysa burada;
sesimiz her yerde,
duyduğumuzsa sadece
alkışlarımızın sesi.
yaratılarımıza hayran,
yaratılara soğuk,
yaratanların koynunda bir yer için düşkünüz.

neylesin bu nobran,
keskin, kirli sözleri üreten ruhları, yaratan;
kusurlu etlerimiz bile
daha samimi, daha saf.

o kitap ki, kimin eli değse,
yalnızca kiri kalır üstünde,
bizi kemiriyor,
el yordamıyla yolunu bulamayacak kadar
kör ediyor.
sor öyleyse, sor, korkma,
neden başka bir zamanın,
başka birinin sözleriyim,
ama kendim gibi hissettiğimde
içinden çıkılmaz bir kaygı duyuyorum?

19 Ocak 2014 Pazar

geceye düşerken

ocakınondokuzu2014

bazen tanıdık bir ses, duymak istediğin,
bir gece boyunca yanında sevdiğin bir koku;
bu yalnızlığın bir ömre bedel olduğuna inanırken yavaş yavaş
bir uykuyu ikiye bölüp uyumak aradığın.
ve bazen, adını bilmediğin insanlardan korkarken,
onları sevememekten,
yarın gideceğin yeri düşünmeden sevmek dünyayı,
dünya gibi serilirken, tapınağın üzerine kurulduğunu seyretmek,
yabancı bir tapınak değil, bildiğin bir inancın eseri;
bir insanın etini, kanını, canını özlemek değil,
ama insanı özlemek, ona dokunmadan
ya da bazen sadece dokunarak gidermek yalnızlığı.

bazen, bir esinti geçiyor içimden,
bir başkası değil, onu bıraksın içine istiyorum,
uzun uzadıya değil belki, ama
arada bir sarsılsın yalnızlık diye.
vaat edemiyorum hiçbir şey,
ne kendime, ne etrafımdaki güzel şeylere;
her ne güzellik varsa, ben için değil şimdilik.
hava karardığında, gece geldiğinde
içimdeki soğuk rüzgarlara dur de arada bir
bildiğim bir ses, bir dokunuş, bir uyku ile,
fazlasında yok gözüm.
yeni bir borç için belki de çok yaşlıyım zaten.

18 Ocak 2014 Cumartesi

yezidi bir hikaye

ocakınonsekizi2014

uzaktan bakabiliyordum sana,
yalnızca uzaktan.
sen olanca soğukluğunla
bir daldan korkusuzca düşerken.
sen miydin hayal,
yoksa ben mi kaybolmuştum
yaratımın renkli rüyalarında?

bir çizgi, senden başlayıp
ülkeleri delip geçiyor,
bulutları yarıp geliyor yanıbaşıma.
dokunmuyor bulunduğum noktaya.
bazen etrafımda bir çember olup
hapsedersin beni ikimizin sonsuzuna kadar.
çıkamam, terk edemem, olduğumu,
dokunamam sana 
hemen yanıbaşımdayken bile.

böyleydi işte hikayesi iki noktanın.
biri diğerine dokunamadan geçti zamanları.
nereye kadar koşacak,
nereye çarpacaklardı 
bu koca boşlukta,
hiç bilmeden
hangi toprakta bıracaklardı izlerini
hiç düşünmeden ne olduklarını.

belki de değmeyecek, dokunmayacaklardı birbirlerine,
bir anıları dahi olmayacak
ve böylece bitecekti 
kısacık ömürleri,
gökten düşen kar taneleri gibi
aynı ve uzak,
kısacık bir an için var,
sonsuza kadar yok.

13 Ocak 2014 Pazartesi

plastroid

ocakınonüçü2014

gece gelip üstümüzü örttüğünde
nereye eğileceğimizi bilmeksizin
koşuştururuz uykularımıza.
eskiden olsa uyanır, sohbet eder,
sonra yine uyurduk.
öyle ki, hayal et,
karanlığı yaracak ışığımız olmasa
ne yapardık birbirimizi dinlemek
ya da uyumak dışında?

oysa bugün, her an ulaşabiliyoruz
sevdiklerimize, sevmek istediklerimize;
hep beraberiz, yalnızlıklarımızdan yoksun,
en ufak anı dahi doldurmak peşindeyiz.

bir gece olanca soğukluğuyla
musallat olmadıkça üstümüze,
daha çok sevmek için yer ve zaman da yok bize.
hep biraz eğreti, plastik paketinden çıkarmadan
sıkıldığımız oyuncaklar artık insanlar.

her şey olduğundan daha büyük,
ama saklanamaz olmuşuz gölgelere.
uzun bir gece örtse üstümüzü
ve soğuğunda sarılsak sevdiklerimize;
yoksa, başka türlü olmayacak bu iş.

4 Ocak 2014 Cumartesi

pardon yahu

ocakındördü2014

geçmişe gömdüklerimiz,
siz konuşsanız neler olur,
kim yerinden edilir,
hangi kral düşer yerinden
meğer çıplak çıkar, adını bilmem.

o değil de, ben yerimden edilmişim,
ben dünyadan edilmişim.
tamam belki küçük,
belki minnacık,
ama ne kadar büyük olduğunu sen mi bileceksin.

geçmişimiz çok büyük,
geleceğimiz çok büyük,
biz çöller boyu
yürüyen penguenler,
bize hikaye anlatmasınlar.

hiç fikrim yok,
biz nerdeyiz, kimiz ki biz;
dikey değil ki bu hareketler
borazanlar çalıyor (çalıyor mu söylüyor mu?).

aman be kardeşim,
bizim memleket uzakta,
turist gelmişiz bu dünyaya,
sevdiklerimiz kemikleriyle uyuyor,
sen insanmışsın, sen düşünüyormuşsun
günün sonunda ne fark eder;
pardon pardon ben buraya ait değilim
diye bağırıp duruyoruz işte.

1 Ocak 2014 Çarşamba

gitmek

ocakıknbirincigünü2014

umutlarımız büyük,
yaşadıklarımız küçük;
nereye nereye gidiyoruz?

güzel-el

ocakınbiri2013

o değil de,
neydi o geçen sene
ve önceki sene
ve daha önceki.
dönsek dönsek dönsek
hep geriye ama ileri doğru.
sen öyle de güzeldin,
hep güzeldin zaten.