8 Mayıs 2013 Çarşamba

konuşmanın kimyası

mayısınsekizi2013

bazen, konuşursun sadece,
hiçbir sonucu olmadan, olmaksızın.
belki bir süre sonra var olmayacak bir konuşmayı
sürdürürsün aylar gibi geçen saatlerce.
bazen sadece konuşulabildiğini görmek için
konuşursun bazı şeyleri;
bazen de konuşmak güzeldir de, bahanedir diğer şeyler,
ya da korktuğun şeyleri duymak istersin,
sırf düşmeyesin diye, sırf düşüp hapsolmayasın diye.

7 Mayıs 2013 Salı

iç bükeyli dünya

mayısınyedisi2013

bir merdiven buldum önce kendime,
ayaklarını sapladım toprağa
ve tırmanmaya başladım göğe doğru.

yeterince yükselince yerden,
fark ettim dünyanın yüzünden
göğe yükselen elleri ve tuttukları balonları.
hepsi güzel değildi, belki çoğu çirkindi bile;
ama anladım ki, göğe doğru üstümüzü kaplayan bahar,
bizden ibaretmiş, bizmişiz.

bir kaza yeriydi dünya
hepimiz fail, mağdur, maktülü oynuyorduk,
kime gerçekten ne olmuş bilmeden
iyi, kötü, çirkin ve diğerleri
bir fırtınadan diğerine koşuşturuyorduk düşe kalka.

açtığımız yollarda şimdi çiçekler açıyor,
yeni dünyalar, eskilerinin üstüne kuruluyor.
yanlışlarla dolu bir sözlükten fışkırmış gibi sözlerimiz.
ne, nereye gidiyor, ne yapacak bu davayı, belirsiz.

uzaklardan bakınca, herkes birbirinin aynı.
göğsümde noktaları birleştiriyorsun,
yaratıcımın eli beliriyor üstümde,
açıyorum kanatlarımı, seni arıyor gözlerim;
ben biterken başlama, ben başlayacakken bitme
diyerek ağlıyor dünya omzumda.

yol yakınken yoldan çıkalım.
çünkü bildiğim hiçbir dilde yok bakışının adı.
dillendiremiyor erkek ve kadınlar,
tutamıyor düşünceni zihinlerinde.

tam bu dünyanın üstünden geçerken
erisin kanatlarım,
düşeyim yatağına,
bir eksik sevgin kalsın.

bir kutu içinde, iki can;
binlerce kolla sarıyor tutku kalbi.
göğün imparatorluğu bile bitiyor öyle anlarda,
boynu bükük bir dünyada, ne diye dik duralım ki?  

6 Mayıs 2013 Pazartesi

ruhun yolu

mayısınaltısı2013

kanla beslenir şüphe,
gezer damarlarında,
bir kapan gibi
sarar, sarmalar ruhu.

ayaklı mayın gibi gezer mutluluk.
nereye düşeceği belirsiz bir yıldırım
şeklini alır ve
çöken dizlerin üstüne yıkılır.

bir hayal kırıklığıyla tanıştım geçenlerde,
yürüyordu, ayakları yere dokunmadan;
ben, uçardım eskiden,
gökler benimdi, ben benimdim.
sonra şüpheyi sevdim;
şimdi ne gökteyim ne yerde,
ne benimim ne başkasının,
adım hayal kırıklığı.

nereden geldiğini hatırlamaz ruh,
nereye gideceğini bilmez,
sadece yollanır,
yol alır karanlıkta bir parça ışık
ne değişeceğini, nereye varacağını umursamaksızın.
muhakkak tanışır bir mutlulukla,
sıkışır bir şüpheyle
ve esner bir hayal kırıklığıyla,
kırıldığı yere kadar.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

relik

nisanınotuzu2013

kelimeler kayıyor elimden,
düşüyorlar beyaza, kayboluyorlar.
nereye yürüyeceğini bilmeden
anlatıyorlar seni, anlamlandırmak için
yırtınıyorlar.
nasıl, nasıl dökülecek sözler,
bir damla suyun alnımdan
yüzüne düşüşü gibi,
heyecan dolu?
ben, elimi açarken,
nasıl çarpacak dünyanın yüzüne sözler,
acımasız ve anlam dolu,
eksildiği yerde, tam,
dokunduğum cennet gibi?
anlatmayıp saklayacağım seni.
doğmayan sevgin gibi
büyüyecek içinde;
bir ruh diğerine dokunurken,
duvarların arasından geçip
bir kaleye yerleşirken
adın kazınacak, bir reliğe,
taşıyacağım ellerini boynumda,
biz, düşene kadar.

26 Nisan 2013 Cuma

insana yolculuk

nisanınyirmialtısı2013

bu beden; bu kan, su ve kemik yığını
saklıyor beni içinde,
sonsuzluğu alıyor elimden.
nereye dönsem kendimden bir parça,
biraz yabancı, boynumda hayatın halatı.

zarfı aç, içine ateş koy,
tutkuya sar ki onu, yanmasın kağıt.
gidecek, üstünde baş parmağının izi,
pul niyetine
insanlığın başlangıcına doğru.

yansıyor insanın saati,
gökte yürüyen devler,
bulutları çekiştiriyor
mevsimler yavaşlayıp dururken,
yaşlandığı yerde bitmiyor, bitmiyor rüyalar.

insanlığın midesinde bir barış olmayacak,
herhangi barış, iki lokma arası bir nefes.

bir tünel gördüm, yırtarken zerafetini perdelerinin,
ışık, insanın bedeninde gizli,
yavaş yavaş dolduruyor eti kemiği,
bana dair tek sonsuzluk ışığın merakı.
harem, boynumu sıkan bir halat olana kadar varım.

24 Nisan 2013 Çarşamba

çemberi tamamlamak

nisanınyirmidördü2013

güzel şeytanlarım, özgür bırakın beni,
aynalardan seken çirkinlik sizin olsun,
yürümek istemiyorum bu yolu artık.
yarım bir çemberde, daralıyor dünya,
mucizeleriniz avucumda çizgiler halinde
yorgunluk olarak düşüyor bileklerime doğru.
güzel şeytanlarım, artık güzel bile değilsiniz.
serbest bırakın beni bu esaretten,
ıssız bir yerde, belki bir adada,
güneş gözden kaybolurken erisin mumlar,
kısalayım onlarla, izim kalmasın,
çarpayım bir prizmaya, ya da sadece suya;
parçalarıma ayrılarak
geçeyim dünyanın merkezinden.
benden geriye ne kalırsa artık o olayım,
birden çok, tekten fazla.
yeter ki sussun insanlar, kesilsin sözler,
ağaçların uğultusu, çiçeklerin şarkıları
ve cırcır böceğinin çığlıkları kalsın geriye;
tam bir çember, tam bir çember, tek isteğim.



kaleidoskopik dünya

nisanınyirmidördü2013

uzun uzun çaldı şarkılar
ve dokunmayı sevmeye bağlayan geçişlerde,
çocuklara ikisinin aynı şey olmadığını anlattılar.
uzak istikametlerin yankıları
yerleşti kulaklarına, kuşların
ve diğer hayvanların.
yüklerini alıp gitmiş, göçmenler
bir kaleidoskopun parçasıydı,
uzaktan güzel ve tamlardı;
kimse onları tanıdığını, onlara dokunabildiğini
iddia edemezdi, sadece izlerleyebilirlerdi.

tüm canlılar, sarsıldıklarında
bambaşka şekiller alırlardı.
hepsi birlikte tek resim olur,
sonra yıkılır
ve yeniden, başka bir resim olurlardı.
daha güzel, ya da değil,
dünya dediğin, ressam olabilmekti,
resmin bir kenarında, renk olabilmekti.

uzun uzun anlattılar sağırlığı,
ama susmadı sesler.
herkes avazı çıktığı kadar bağırıyordu
kökler sessizce toprakla aşk yaşarken;
sevmeden dokunmayı, insan toprağa;
dokunmadan sevmeyi, toprak öğretemedi insana.

ömürler geçti, sevmeden çoğaldık sadece;
donuk renklerimizi taşıdık durduk.
dokunmanın sığlaştığı yerlerde
gelmedi sevgi, gelmez oldu yalnız dünyamıza,
kaleidoskobun ruhuna siyah bir perde çektik.

umarım mutluyuzdur tek renk kızgınlıklarımızla.